Sihirli Ayna

Küçük eski bir evde, bir kız yaşıyordu. Tarife sığmaz bir güzelliği vardı. Fakat çok, pek çok fakirdi. Annesi zengin köşklerin temizliğine giderdi. O zaman kendisi akşama kadar evde oturur, iş yapardı. Bazen çok güzel sesiyle şarkı da söylerdi.

Yine bir gün evde yalnızdı ve yine şarkı söylüyordu. Dışarıda sıcak ve bunaltıcı bir hava vardı. Birden açık pencereden içeri bir kuş girdi. Arkasında onu kapmaya çalışan bir çaylak vardı. Güzel kız hemen eline geçirdiği bir havlu ile öne atılarak çaylağı dışarı kaçırdı.

Pencerenin kanatlarını da sıkı sıkıya kapadı. Kaçarken yaralanan kuşcağız içerde kalmıştı. Sedirin üzerinde tüylerini kabartmış, tirtir titriyordu. Güzel kız onu avucuna aldı. Okşadı. Yarasını sardı. Gagacığından içeri su damlattı. Ekmek yedirdi. Sonra küçük bir kutunun içinde ona yuva yaptı.

Akşam olunca kızın annesi geldi. Çorbalarını içtiler. Lâmba yakacak paraları olmadığı için erkenden yattılar.

Ertesi gün kadın işe gitti. Güzel kız da evi derleyip toplamaya başladı. Yerleri silerken kulağına tatlı bir kuş sesi geldi. İşini bırakıp, nefes almadan dinlemeye başladı. Bu öten, onun bir gün önce iyi ettiği kuştu. Nihayet güzel kız bir fincana su koydu, fincan tabağına da bir miktar ekmek ufaladı. Kuşcağız yesin diye yanına götürdü. Hayvan iyileşmişti. Uçup pencerenin yanına kondu. Biraz öttü. Sonra güzel kızın eline kondu. Kız ona mamasını yedirdi. Kuşcağız halinde çok memnun görünüyordu. Güzel kız onun bu haline kahkahalarla gülüyordu. Oyunun kafi olduğunu düşünen kız etrafın tozunu almaya başladı. Bir ara toz bezini silkelemek için pencereyi açtı.

Fakat küçük kuş hemen dışarı uçtu. Pencerenin karşısındaki yaban gülüne kondu. Başladı tatlı tatlı ötmeye.

Güzel kız kuşu çok sevmişti. Elindeki bezi yere attı. Ve onu yakalamak için bahçeye koştu. Kuş hâlâ gülün üstünde ötüyordu. Fakat kız ona yaklaşınca gitti bahçe kapısına kondu. Böylece sokağa çıktılar. Kız kendisini yakalamak istedikçe uzağa kaçıyor, güzel kız da onu kovalıyordu. Arkalarından da meraklı bir beyaz güvercin onları takip ediyordu. Böylece az gittiler, uz gittiler. Şehrin dışına çıktılar. Yemyeşil bir ormana gelmişlerdi. Ormanın içerlerine doğru farkında olmadan ilerlediler. Nasıl olduysa oldu, kendilerini garip bir bahçede buldular. Beyaz güvercin yaprakların arasına saklandı. Kuş ortadan kaybolmuştu. Güzel kız ise nefes nefese durup etrafına baktı. Şaşırmış gibiydi. Yan tarafından bir çocuk ağlaması gibi, hıçkırık sesleri işitiliyordu. Yavaş yavaş ağlayanı aramaya başladı.
Yanılmamıştı. Ufacık bir çocuk ağlıyordu. Yanında ihtiyar, nur yüzlü bir kadın vardı. Güzel kız sordu;

- Bu şirin yavrucak niçin ağlıyor acaba?

İhtiyar kadın cevap verdi;

- Yeleğinin altın düğmelerinden birini kaybetti de…

Güzel kız içinden “Ah!” dedi. “Keşke yerlerdeki çiçekleri altın düğme yapabilseydim.”

Bu düşünce aklından geçer geçmez yemyeşil otların üstünü süsleyen güzel çiçekler değişti. Altın düğmeler haline geldiler. Küçük çocuk o kadar sevindi ki anlatılamaz! Çığlık çığlığa düğmeleri topluyor, yerlerde yuvarlanıyordu. Güzel kızın ise şaşkınlıktan küçük dilini yutmasına ramak kalmıştı. Nur yüzlü ihtiyar kadına hayretle baktı. O gülümsüyordu.

- “Kızım” dedi. “Sen ne kadar iyi kalplisin!”

Güzel kız kekeledi:

- Fakat efendim ben bir şey yapmadım ki.

İhtiyar kadın başını salladı:

- İyi şeyler düşünmeden, iyi şeyler yapılmaz zaten. Kalbin iyi olmasaydı, iyi şeyler düşünemezdin. Bu bahçenin ismi dilek bahçesidir. Onun için ilk defa gelenlerin ilk düşündüğü şey hakikat olur. Fakat bir defaya mahsus olmak üzere.

Uzaktan bir saray gözüküyor. Fark etmiş miydin sen onu?

Güzel kız;

- “Hayır.” diye cevap verdi.

İhtiyar kadın devam etti:

- Evet, uzaktaki sarayın yanında çok büyük bir kuyu vardır. Kuyunun içinde bir cadı oturuyor. Yanına merdivenlerden inilebilinir. Çok iyi kalpli bir insan bu cadının yanına inebilirse, onun hayatta her istediği olur. Ancak çok iyi kalpli olmak da yetmez. Çok cesur olmak lazım. Zira cadı yanına gelmek isteyenleri taş yapar.

Güzel kız;
- Eğer bana o yeri gösterebilirseniz cadının yanına gidebilirim, dedi.

İhtiyar kadın;
- Kızım bu çok zor bir iştir. İnsanın daima iyi kalpli olması, cesur bulunması, kendisine hakim gözükmesi lazım. Bütün bu vasıflara sahip olan bir kimse ancak böyle büyük saadetlere ulaşabilir.
Güzel kız meraklanmıştı. Fakirdi; kimsesizdi. Kaybedeceği hiç bir şey yok gibiydi. Kaybedeceği şeyi olmayan insanlar ise ekseriyetle cesurdur. Onun için ihtiyar kadına, kendisini cadının bulunduğu yere götürmesini rica etti. Küçük çocuk altın düğmeleri hâlâ aynı sevinçle toplamakla meşguldü. Onu bıraktılar ve cadının kuyusuna doğru yürüdüler. Sonra güzel kız yalnız başına kuyunun ağzına geldi. Aşağıya doğru geniş, mermer bir merdiven iniyordu. Kız ayağını ilk basamağa bastı. O anda korkunç gök gürültüleri işitildi. Fakat kız aldırmadı. İkinci basamağa inerken;

- “Taş ol! Taş ol!” diye cadı aşağıdan bağırdı.

Kız aldırmadı, üçüncü basamağa geldi. Her basamakta önüne hortlaklar, gulyabaniler çıkıyor, ortalık kararıyor, cehennem zebanileri etrafında cirit atıyordu. Cadının gırtlağı nerede ise, “Taş ol!” diye bağırmaktan parçalanacaktı. Fakat güzel kız korkmadı. Kalbinden fena bir şey geçirmedi. Kendine olan hakimiyetini kaybetmedi. Nihayet son basamağı da indi ve cadının yanına geldi. Cadının yanında hiç korkmadı. Bu çirkin çehreli korkunç kadına acıyarak bakıyordu.
Cadı yavaş yavaş duman haline geldi, kuyudan yükseldi ve gözlerden kayboldu. Güzel kız yalnız başına bir müddet dalgın kalakaldı. Sonra yukarda kendini bekleyen nur yüzlü ihtiyar kadını hatırlayarak, geri döndü. Ayaklarını bastığı yerlerde kıpkırmızı , mis kokulu güller açıyordu.

Tekrar ihtiyar kadının yanına döndüğü vakit karşısında son derece güzel ve iyi giyinmiş bir kız buldu. Kız;

- “Beni tanıyamadın değil mi?” dedi. Biraz evvel gördüğün ihtiyar kadın bendim. Cadının büyüsü bozulduğu için şimdi eski halime dönmüş bulunuyorum.”

Sonra güzel kızın elinden tuttu. Beraberce uzakta görünen saraya gittiler. Sarayın içi loştu. Etraf çok kıymetli eşyalarla döşenmişti. Duvarlarda yağlı boya tablolar vardı. Elmas yakut kaplamalı bir merdivenden üst kata çıktılar.

Nihayet küçük fakat kapkaranlık bir odaya girdiler. Gözleri etrafı seçmeye başlayınca güzel kız odanın demir kepenkli kocaman bir penceresi olduğunu fark etti. Fazla düşünmeden pencereyi açtı. Aman Yarabbi! Ömründe bu kadar nefis bir manzara görmemişti. Pembe dalgalarla çırpınan ve beyaz köpükleri olan bir deniz alabildiğine uzayıp gidiyordu. Tatlı bir rüzgâr, su damlacıklarını odanın içine serpmekteydi. Denizin karşı kıyısında evleri ve kuleleri ile gümüş gibi parlayan bir şehir uzanıyordu. Cadının büyüsünden kurtulan genç kız, güzel kıza;

- “Bak” dedi. “Karşıdan görünen, devler diyarıdır. En yüksek kulenin tepesinde bir şey yanıp sönüyor; görüyor musun? Bu, devler diyarının sihirli aynasıdır. Eğer istersen o aynada evleneceğin adamı görebilirsin.”

Güzel kız,
- “Görmek isterim elbette.” diye cevap verdi.

O anda pembe deniz kayboldu. Yanıp sönen ayna yaklaştı. Adeta bütün pencereyi kapladı. Aynada minicik bir kuş vardı. Güzel kızın, çaylağın elinden kurtardığı kuştu bu…

Güzel kız şaşkınlıkla;
- “İyi ama ben bir kuşla evlenemem ki!” diye bağırdı.

Ayna ufaldı. Manzara eski haline döndü. Cadının büyüsünden kurtulan kadın,

- “Ayna hiçbir zaman yanılmamıştır.” dedi. Üç hakkın var. Üçünde de o kuşu görürsen bil ki senin hakkın odur.”

Güzel kız “Pekala” diye cevap verdi.

Ayna yeniden parlayıp söndü. Büyüdü büyüdü. Fakat her seferinde de içinde minicik kuş göründü.

Hiç konuşmadan saraydan çıktılar. Küçük çocuğun hâlâ altın topladığı yere geldiler. O sırada küçük kuş göründü. Kırmızı bir gül fidanının üzerine oturmuş ötüyordu. Güzel kız;

- “Küçük kuşum” diye seslendi. “Gel yavrum. Sen benim kısmetimmişsin. Gel artık eve dönelim.” Küçük kuş kızın eline kondu. O kadar sevimliydi, öyle tatlı ötüyordu ki güzel kız dayanamayıp küçücük başını öptü. Birden boğuk bir gök gürültüsü işitildi. Etraf zifiri karanlığa gömüldü. Sonra bu karanlık yavaş yavaş hafifledi. Artık etraf pırıl pırıldı. Güzel kızın karşısında çok yakışıklı bir şehzade duruyordu. Nihayet bahçesi, yüzlerce evle dolmuş orman çok büyük bir şehir olmuştu. Etraftan kahkaha sesleri geliyordu. Şehzade,
- “Güzel kız!” dedi. “İyi kalpliliğin sayesinde cadının büyüsünden kurtulduk. Vaktiyle, devler, bizim ülkemizi almak istemişlerdi. Fakat yaptıkları harpte yenildiler. Buna rağmen malubiyeti hazmedemediler ve dünyanın en korkunç cadısını başımıza musallat ettiler. Cadı beni ve memleketi gördüğün hale soktu. Neyse artık bunlar geçti. Şimdi söyle benimle evlenir misin?”
Güzel kız kıpkırmızı oldu ve gayet hafif bir sesle;

- “Şehzadem!” dedi. “Benim çalışmaktan çok yıpranmış bir anneciğim var. Eğer o izin verirse…”

Şehzade hemen sağa sola emirler verdi. Güzel kızın arkasına atlas elbiseler giydirdiler. Mücevherler taktılar. Sonra altı beyaz atın çektiği bir saray arabasına şehzade ile güzel kız bindi. Kızın oturduğu şehre doğru yol almaya başladılar. Arkalarından da beyaz bir güvercin uçarak geliyordu.

Güzel kızın annesi işten dönüp kızını bulamayınca ağlamaya başlamıştı. O ağlarken sokak kapısının önünde şahane bir saray arabası durdu. İçinden güzel kız ile şehzade indi. Şehzade, kadıncağızın hayreti geçtikten sonra, ondan kızını istedi. Kadın tabii sevinerek razı oldu. Hep beraber saraylarına döndüler. Onlar ermiş muradına…

   
     
MASALLAR
Prens Kardu
Sihirli Gölün Masalı
Sırmalı Örtü
Canlanan Resimler
Altın Kalem Masalı
Bahar ve Sihirli Şarkı
Bir Gökyüzü Masalı
Esrarlı Yelkovan
Sihirli Ayna

© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.