Canlanan Resimler

Batan güneşin tatlı aydınlığı, küçük pencerenin müsaade ettiği nisbette ufak odayı doldurmuştu. Bu köşede hayatının son dakikalarını yaşayan ihtiyar bir hasta yatıyordu. Alnında biriken terleri, üzüntüsü her halinden belli perişan kızcağızı kuruluyordu. Bir ara ihtiyar gözlerini araladı. Dudakları kıpırdanır gibi oldu. Konuşmak için gayret sarfediyordu. Nihayet, ancak duyulabilinecek şekilde fısıldadı;

- “Nida, yavrucuğum. Artık sonumun yaklaştığını hissediyorum. Beni iyi dinle.”

Nida, gözleri yaşlı yalvardı;

- “Ne olur babacığım, konuşup yorulmayınız. Elbette iyi olacaksınız. Tıpkı eskisi gibi beraberce kırlara çıkacağız. Siz uyurken çok güzel bir haber aldım. Zalim padişahı öldürmüşler. Artık vatanımıza dönebilirmişiz. Çocukluğumda bana anlattığınız dededen kalma konağımıza, yuvamıza dönebiliriz artık. Yalnız siz iyi olmaya gayret edin. Bakın her şey nasıl düzelecek.”

Hastanın bakışları bir an canlanır gibi oldu.

- “Demek yurda dönebileceğiz! Demek yuvamız bizi bekliyor!”
Fakat bu sözlerden sonra yeniden halsiz ve ümitsiz haline döndü. Dudakları arasından fısıltı halinde şunlar döküldü: “Vatanım, evim… Ne olurdu son bir defa görebilseydim onları. Bu isteğim yerine gelmeyecek. Biliyorum. Ama yine de çok mesudum. Konaktaki resimler…”

Nida, yeniden yalvardı;

- Babacığım ne olur, hırpalamayın kendinizi bu kadar.

- Hayır çocuğum hırpalamıyorum. Yuvamıza döndüğün zaman bodruma sakladığım resimleri yerlerine as. Sana onlardan hiç bahsetmemiştim. Deden yapmıştı o şaheserleri… Bodrum, kütüphanedeki… Off! Allahım… kütüphanedeki… kırmızı mürekkep.., kitap, kitap.. yavrum benim..

Biçare hasta derin bir göğüs geçirdi, bu son nefesi oldu. Başı hafifçe kaydı. Yüzünde sonsuz bir sükûn, nâdir rastlanacak bir güzellik vardı. Kendine mahsus nuranî bir güzellik. Şimdi küçük fakir odada iki şey hâkimdi. Ölüm ve ayrılığın azap dolu hıçkırıkları.

Nida, babasının ölümüyle hayatta tek başına kalıvermişti. Günlerden sonra kendine geldi. Çocukluğundan beri oturduğu kulübeden ayrılacaktı artık. Annesini hiç görememişti. Bebekliğinde, onun bir cinayete kurban gittiğini, bir kere babasından dinlemişti.

Hatırladığına göre, vak’a şöyle cereyan etmişti: Nida’nın babası ile annesi genç yaşta birbirlerini sevmişler. Ait oldukları aileler, memleketin en asil, en iyi insanlarını yetiştirmekle iftihar duyarlarmış. Ancak, bir gün veliaht, Nida’nın annesini görüp, ona âşık olmuş. Bu hâdise ile de facia başlamış. Çünkü güzel kız, nişanlısından vazgeçip istikbalin kraliçesi olmak istememiş. Yani veliahtı reddetmiş. Bunun üzerine prens çok kızmış ve intikam almaya yemin etmiş. Gel zaman git zaman, Nida’nın annesiyle, babası evlenmişler. Çok geçmeden veliaht da kral olmuş. İlk işi, kendi halinde yaşayan bu çiftten intikam almak olmuş. Nida’nın doğmasından biraz sonra, askerler ansızın konağa girmişler. Biçare anneyi hançerlemişler. O sırada konakta Nida’nın babası yokmuş. Fakat büyük babası hâdiseye şahit olmuş. Nida’nın büyük babası büyük bir âlim ve büyük bir ressammış. Evlâdını yerde kan içinde görünce uzun beyaz sakalını yolmuş, göğsünü yumruklamış ve zavallı kızın intikamını alacağını haykırarak öyle bir bağırmış ki uşaklar ve komşular üzüntülerini unutarak korku ile titremişler. İhtiyar da kısa bir müddet sonra ortadan kaybolmuş.

Nida’nın babası eve dönüp fâciayı haber alınca çılgına dönmüş. Kendini öldürmek istemiş. Fakat sadık dadısı onu bu işten vazgeçirmiş. “Kızını düşün. Onun yaşamaya hakkı var. Onun sevgisi ise, sana tahammül verir.” demiş. Sonra, “Zalim, hayâsız kral zaman geçmeden size fenalık yapar. Konağı kapa. Buralardan çık, git. Birgün yine dönersin.” Diye nasihat etmiş. Nida’nın babası da bu öğütleri tutmuş. Kızını alıp diyar diyar gezmiş. Parası azalınca bu küçük kulübeye yerleşmiş.

Nida, kulübeden ayrılırken derin bir hüzne kapıldı. Ona kalsaydı, eski konağa dönmez, burada sâkin bir hayat yaşamayı tercih ederdi. Fakat babacığının vasiyeti vardı. Parası da bitmek üzereydi. Memlekete dönüp eski servetinin başına geçmesi hayırlı olurdu. Komşularına teker teker vedâ etti. Atına atlayıp yola koyuldu. Kafası çok meşguldü. Zira babasının ölümüne yakın, gelen haberci, kralın pek esrarengiz şekilde öldüğünü söylemişti. Kral gece yarılarına kadar eğlenip odasına çekilmiş. Odanın kapıları ve penceresinin önü muhafız dolu olduğu halde, ertesi sabah onu bir hançerle delik deşik edilmiş bulmuşlar. Kimse bu işe akıl erdirememiş.

Nida; “Anneciğimi öldürttüğü gibi öldürülmüş.” Diye düşündü. Eve döndüğünde, ilk işi, bodruma saklanılmış olan resimleri yerlerine asmak olacaktı. Ama “kırmızı mürekkep…” ve “kitap…” kelimelerini mırıldanmakla babası ne demek istemişti? Kütüphanede bir şişe kırmızı mürekkep mi vardı? Varsa bundan ne çıkardı? Mürekkebin ne gibi bir ehemmiyeti olabilirdi? Kitaba gelince herhalde çok mühim bilgiler olmalıydı.. Çünkü babası onu okumasını istemişti. O kitabı da muhakkak okumalıydı.

Nihayet çeşitli düşünceler, çeşitli ızdıraplar ve çeşitli özlemler içinde Nida, babasının memleketine geldi. Eski konağın önüne atının dizginlerini çektiği zaman kalbi heyecanla çarpmaya başladı. Konak, asırların eskittiği azamet ve ihtişamı ile birkaç adım ötesinde yükseliyordu. Ah! Babacığı sağ olsaydı.

Yavaş yavaş kapıya doğru yürüdü. Eğerden çıkardığı büyük paslı anahtarla onu açtı.

Salonlar, odalar sanki hiç terk edilmemiş gibiydi. Hayretle etrafına bakındı. Eşyaların üzerinde bir damla bile toz yoktu. Yalnız duvarlarda yerlerinden çıkartılmış tabloların izleri duruyordu. Geniş ve rahat koltuklardan birine oturdu. O kadar yorgundu ki çok geçmeden derin bir uykuya daldı. Gözlerini açtığı zaman gece olmuştu. Fakat bulunduğu salonda mumlar yanıyordu. Bu mumları da kim yakmıştı! İçinde hafif bir korku belirdi. Yerinden kalkamıyordu. Şakaklarında terler boncuklanmaya başladı. Bahçede şiddetli bir rüzgâr uğuldayarak ağaçları sarsıyordu. Tam arkasında keskin bir sesle kapı gıcırdadı. Birisi içeri girmişti. Adım sesleri yavaş yavaş kendisine yaklaşıyordu. Nida, buz gibi olmuştu. Başını çevirip bakmaya korkuyordu.

Yumuşak ve şefkatli bir ses;

- “Hoş geldiniz küçük hanım ne zamandır sizi bekliyordum.” Dedi.
Nida birden yerinden kalkıp gelene bakmıştı. Karşısında orta yaşlarda, sevimli ve şişman bir kadın duruyordu. Derin bir nefes alarak gülümsedi. Rengi hâlâ sapsarıydı.

- “Beni korkuttunuz.” Dedi. “Siz kimsiniz? Burada, bu eski konakta ne arıyorsunuz?”

Kadıncağız elindeki yemek dolu tepsiyi bir masanın üzerine bıraktı.

- “Ben babanızın dadısı…”

Nida atıldı.

- “Fakat nasıl olur? Babamın dadısı ben doğduğum vakit bile çok ihtiyarmış.”

Kadın bembeyaz dişleriyle güldü.

- Ben babanızın dadısının kızıyım. Annem öleli seneler oldu. Bana birgün mutlaka döneceğinizi söylemişti. Onun için evi daima temiz tuttum. Etraftaki insanlar burayı terk edilmiş büyülü bir ev sanıyorlar. Bu zan epeyce işe yaradı. Çünkü hırsızlar bile buraya girmekten korkarlar. Her şey yerli yerinde. Hatta altın heykeller ve gümüş takımlar bile. Herhalde şimdi merakınız geçti. Sizi koltukta uyur gördüğüm zaman ne kadar sevindim bilemezsiniz. Fakat rahatsız etmeye kıyamadım. Haydi şimdi yemeğinizi yiyin. Oldukça acıkmışsınızdır.

Nida, memnuniyetle masanın başına oturdu. Karnını doyurmaya başladı. Bir yandan da konuşuyor, sualler soruyordu:

- “Yaptıklarınıza nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Sizin isminiz nedir?”

- “İsmim yoktur küçük hanım. İsmimi koymayı unutmuşlar.”

Nida’nın lokması az daha boğazında kalacaktı.

- İsmini koymayı unutmuşlar öyle mi? Peki ben seni nasıl çağıracağım? Buldum, sana “Vefa” diyeyim olmaz mı?

- Olur küçük hanım çok teşekkür ederim. Bana iltifat ettiniz.

- Hayır, ben iltifat etmem. Vefalı olduğun için sana Vefa dedim. Bana kütüphaneyi gösterir misin?

- Hay hay efendim! Buyurun. Şu taraftadır.

Nida, sadık kadınla beraber kütüphaneye girdi. Burası çok genişti. Duvarlar, kalın ciltli kitaplarla, tavana kadar yüklü raflarla kaplıydı.

- Buralarda kırmızı mürekkep şişesi hiç gördün mü?

- Hayır küçük hanım. Tam onbeş senedir buradayım. Böyle bir şeye rastlamadım. Eğer müsaade ederseniz, sizi yatak odanıza kadar götüreyim. Yarın her tarafı gezer görürsünüz.

Nida bu teklifi reddetmedi. Kafasında beliren suallere sonra da cevap verse olurdu. Nasıl olsa önündeki zaman sonsuzdu.
Genç kız, ertesi sabah kalktığında, evde kimseyi bulamadı. Kahvaltısı hazırlanmıştı. Hafif bir yemekten sonra eski konağı dolaşmaya başladı. Sayısız odalara girdi çıktı. Zarif eşyaları, antikaları, sanat eserlerini tetkik etti. Bir odada, içi altın para dolu kocaman bir sandık buldu.

Öğleye doğru mutfağı araştırmaya sıra gelmişti. Mutfak son derece temizdi ve içinde aranan her yiyecek maddesini bulmak mümkündü. Nida, en sona kütüphaneyi bırakmıştı. Öğleden sonra kitaplarla adeta örülmüş gibi duran salona girdi. Sırayla bütün rafları araştırdı. Kırmızı mürekkep şişesine rastlamadı. Bütün gün evi gezmiş fakat bodrumu da bulamamıştı. Acaba hatırında yanlış kalan bir nokta mı vardı? Babası “kütüphanedeki… kırmızı mürekkep.., kitap…kitap” demişti. Onun son sözleriydi bunlar. Ne demek istemişti?
Saçmalamış olamazdı. Hayır, babasının saçmaladığına hiç şahit olmamıştı. Ölüm bile buna sebep olamazdı. “kırmızı mürekkep şişesi” dememişti. Sadece “kırmızı mürekkep” demişti. İyi ama normal olarak mürekkep şişede dururdu. Demek ki şişe yoktu. Bunun başka bir mânası olacaktı. Nida, yeniden kütüphaneyi dikkatle gözden geçirdi. Raftan bir kitap çekti. Biraz karıştırdı yerine koydu. Teker teker kitapları gözden geçirip babasının söylemek istediği kitabı bulacaktı.

Bu niyetle kütüphanenin en rahat koltuğuna oturdu; okumaya başladı. Neden sonra harflerin karardığını fark etti. Güneş batalı epey olmuştu. Salondan tatlı bir ışık sızıyordu. Nida yerinden kalkıp yavaşca dışarı çıktı. Vefa Kadın, çok güzel bir sofranın son hazırlıklarını tamamlamak üzereydi. Nida,

- “Vefa Kadın!” dedi. “Bugün sizi hiç ortalıkta göremedim. Nerelerdeydiniz?”

Vefa Kadın:

- Bodrumdaydım küçük hanım. Diğerleriyle beraber orada oturuyordum, diye cevap verdi.

Genç kız, heyecanla;

- Bodrumda mı? Diye tekrarladı. Bodrum nerede? Bugün orasını o kadar aradığım halde bulamadım. Diğerleri dediğiniz de kim? Lütfen beni oraya götürür müsünüz?

Vefa Kadın ağzından mühim bir sır kaçırmışcasına kıpkırmızı oldu.

- “Ah! Küçük hanım, mahvoldum.” Diye inledi. “Şimdi zamanım çok az. Siz önce kitabı bulun sonra…”

Birdenbire dışarıda bir fırtına koptu. Rüzgârın şiddetiyle salon penceresinin kanatları ardına kadar açıldı. Perdeler uçuşmaya başladı. Meydana gelen hava cereyanı mumları söndürmüş, etraf karanlık içinde kalmıştı.

Nida, sehpaları devirerek pencereyi kapatmak için koştu. Sonra,

- “Vefa Kadın mumları yakar mısınız?” diye seslendi.

Fakat kimse cevap vermedi. Kızcağızın sırtında bir ürperme dolaştı. El yordamı ile yolunu tayin ederek mutfağa gitti. Ocaktan bir çıra tutuşturup salona döndü. Loş aydınlıkta duvarlarda garip gölgeler titreşiyordu. Teker teker mumları yaktı. Yeniden “Vefa Kadın! Vefa Kadın!” diye seslendi. Cevap veren yoktu. Vefa Kadın’ı en son gördüğü yere baktı. Tuhaf, halının üzerinde bir şeyler parlıyordu. Yere eğilip parlayan şeyleri avucuna aldı. Bunlar kurumuş yağlıboya kırıntılarıydı. Rengârenk kırıntılar.

Nida, o gece uyuyamayacağını anladı. Kütüphaneye gidip kitaplarla meşgul olmaya karar verdi.

Sabahın ilk renkleri gökte ışıldadığı vakit o hâlâ bitmek üzere olan mumun ışığında kitap okuyordu.

Vefa Kadın esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolalı günler geçmişti. Nida, tek başına koca konakta yaşamasına devam ediyordu. Yaptığı bütün iş kitap okumaktan ibaretti. Sabahleyin kalktığı zaman etrafın derlenip toplanmış olduğunu görüyordu. Mutfakta ise daima, kimin hazırladığı belli olmayan yemeklere rastlamaktaydı. Bu hale alışmıştı artık… Fakat herhalde, birgün gelecek sırrı çözecekti.

Yine bir gece okuduğu efsanelerden birini bitirmiş yatmaya gidiyordu. Saat tatlı tatlı gecenin onikisini çaldı. Nida, “Şu saati kurayım.” Diye düşündü. Rafta duran anahtarı alıp kurmaya başladı. Fakat dalgınlıkla anahtarı lüzumundan fazla çevirdi. Âlet bir müddet hafif mukavemet gösterdi. Sonra hızla döndü. Kızcağız az daha yere yuvarlanıyordu. Çünkü saatin bulunduğu duvarda küçük bir yer kaymış, ortaya fil dişi kapaklı bir dolap çıkmıştı. Nida, dolabı açtı. İçinde cildi mücevher işlemeli bir kitap vardı. Heyecanlanmıştı. Bu kadar vakit aradığı kitabı bulduğunu hissediyordu. Titreyen ellerle onu alıp tekrar yerine döndü ve okumaya başladı. Kitapta güzel bir yazıyla yazılmış öğütler, atasözleri ve güzel sözler vardı. Kız, okudukça ümitsizliğe kapılmaya başladı. Onbirinci yaprağı çevirirken durdu. Alt taraftaki satırların birinin yanında kırmız mürekkeple işaretlenmiş bir kelime vardı. Kelime şuydu: “Saat”. Birden zihninde bir kıvılcım parladı. Birçok yerlerde kırmızı mürekkeple altına çarpı işareti konmuş kelimelere rastladı.

Süratle masanın başına geçti. Eline kağıt kalemi alıp, sırayla işaretli kelimeleri yan yana yazmaya başladı. Saatlerin nasıl akıp gittiğinin farkında bile değildi. Güneş doğarken yazdıkları ile beraber kitap da bitmişti.

Yorgun, fakat mesut, yazdığını okumaya başladı. “Saat bir dolabı gizler. Dolap merdiveni. Merdiven kırk basamak mahzene gider. İkinci basamağın köşesindeki kırık tahtaya bas.”

Nida, bu acayip yazıyı birkaç sefer okudu. Başının gittikçe ağırlaştığını fark etti. Oturduğu yerde uykuya daldı. Öğleye doğru uyandı. Boynu ağrımıştı. Gidip bir şeyler yedikten sonra kütüphaneye döndü. Fildişi dolabı tetkik etmeye başladı. “Saat bir dolabı gizler, dolap merdiveni.” Dendiğine göre dolabın gizli bir kapısı olması lazımdı. Eliyle bunu meydana çıkaracak düğmeyi aramaya başladı. Nihayet köşedeki çivilerden birine basar basmaz yan tarafta bir kapı açıldı. Aşağı doğru inen merdivenler göründü. Nida, büyük şamdanlardan birini alıp, aşağıya inmeye başladı. Otuzsekizinci basamağın tahtası çatlaktı. “Demek zeminden itibaren ikinci basamağı kastetmiş.” Diye düşündü. Ayağının ucuyla çatlak tahtaya bastı. Zemin yerinden oynadı ve aşağı doğru kırk basamak daha meydana çıktı. Bodrum, bunun nihayetinde olacaktı. Merdivenleri inmeye başladı. Fakat yukarıda bir gürültü koptu. Kütüphaneye açılan kapı üzerine kapandı. Aşağıdan çok serin bir hava ve küf kokusu geliyordu. Nida korkudan titremeye başladı. Çeneleri atıyordu. Burada hapsedilip kalmıştı. Artık gün ışığını göremeyecekti. Nasıl olmuş da kapıyı açık bırakmak için tedbir almayı ihmal etmişti. Şimdi tereddüt ediyordu. Aşağı mı insin, yoksa yukarı mı çıksın? Yukarı çıkıp kapanan kapının ardında feryat etse kim duyardı. Koca konakta yapayalnız yaşıyordu zaten… Elinde sıkı sıkıya tuttuğu kağıda bir daha okudu. “Sevgili torunum korkma. Deden…” cümlesi içine ferahlattı. Elbette korkmamalıydı. İşin işinde bir iş vardı. Bakalım Allah ne gösterecekti. Dişini sıkıp aşağı inmeye başladı. Merdivenin iki yanındaki duvarlara sıra sıra iskeletler asılmıştı. Örümcekler, kaburga kemiklerinin arasında ağ kurmuştu. Nida, dudakları titreyerek bildiği bütün duaları mırıldanıyor, yavaş yavaş inmesine devam ediyordu. Birden omzuna biri dokundu. Kalbi duracak gibi oldu. Dönüp baktı. İskeletlerden birinin eli nasılsa omzuna takılıp kalmıştı. Kızcağız bir çığlık attı. Ve acı bir çığlıkla bayılıp, yuvarlandı. Bereket versin yere sadece iki üç basamak kalmıştı.

Neden sonra ayıldı. Etraf zifiri karanlıktı. Bulunduğu yer kuru bir toprakla döşeliydi. Mum da bir tarafa fırlamış gitmiş orada sönmüştü. Genç kız ayılınca düşünmeden can havliyle basamakları tırmanmaya başladı. Nefes nefese ne kadar çıktığını bilmiyordu. Bir ayağı çatlak basamağa takıldı. Ayakkabısını kurtarmak için şiddetle çatlağı itti. Bir hareketiyle beraber bir gürültü işitildi. Kütüphaneye açılan kapı ardına kadar açılmıştı. Kızcağız çılgın gibi kapıya koşmuştu. Aydınlık ve temiz havaya yeniden kavuştu. Alnında biriken terleri kolunun yeniyle sildi. Kağıdı hâlâ avucunda sıkı sıkı tutuyordu.

Derin bir nefes aldı. Aklını başına iyice topladıktan sonra yeni bir mumu büyük şamdana takıp yaktı; ve yeniden bodruma inmeye başladı. Artık korkmuyordu.

Düşüp bayıldığı yere gelince etrafına bakındı. Bir köşede yan yana konmuş yağlı boya resimleri gördü. Bunların hepsi insan resimleriydi. Hârikulâde güzel yapılmıştı. Âdeta canlı gibiydiler.

Nidacık, taşıyabilecek kadarını koltuğunun altına sıkıştırıp kütüphaneye götürdü. Sonra inip, diğerlerini de yanına aldı. Yalnız aşağıda içinde resim olmayan boş bir çerçeve vardı. O da parçalanmıştı. Kızcağız aklına gelen ihtimali unutmaya çalıştı.
Hava kararmak üzereyken bütün resimleri duvardaki yerlerine asmıştı. Yalnız genç ve çok yakışıklı bir delikanlı portresini asacak yer bulamadı. Bu resmi uzun uzun seyretmeye başladı. Delikanlının pek asil bir görünüşü vardı. Ciddi yüzünü süsleyen, zengin parıltılı siyah gözlerinde sonsuz bir şefkat ve azim ışıldıyordu. Sağ elinde kınından çıkmış bir hançerin soğuk çeliği sahiciymiş gibiydi.

Nida, saat gecenin onbir buçuğunu çaldığı zaman kağıda yazılanları hatırladı ve resmi bodruma indirdi. Mum ışığında son bir defa onu seyretmeye daldığı sırada gece yarısı, oniki defa vurdu. Kızcağız eğilip resmin yanak kısmına bir öpücük kondurdu.

Onun bu hareketini, nereden geldiği anlaşılmayan fakat gittikçe yaklaşan bir müzik parçası tamamladı.

Bodrumun duvarı yana kaydı. Duvarın yarığından nur yüzlü, sakalı beline kadar inmiş bir ihtiyar çıktı. Gülümseyerek Nida’ya,

- “Evlâdım benim.” Dedi. “Ailemize lâyık cesur bir kız olduğunu gösterdin. Seninle iftihar ediyorum.”

Nida,

- “Siz benim dedemsiniz değil mi?” diye sordu. “Canım dedeciğim şimdi ne kadar bahtiyar olduğumu bilemezsiniz.”

İkisi birbirini kucakladı. Sonra ihtiyar,

- “Kızım!” dedi. “Artık vaktim geldi. Yapmak istediklerimi Allah’a şükür yaptım. Görmek istediklerimi de gördüm. Tahmin ettiğin gibi, çünkü sen meseleyi anlayacak kadar zekisin, çizdiğim yağlıboya resimleri canlandıracak îlme vakıfım. Sana bunca gündür hizmet edenler yukarıya taşıyıp yerine astıklarındır. Bu gördüğün delikanlı da annenin intikamını aldı. Kral odasına girince canlanıp, onu düelloya davet etti. Ve hançerle öldürdü. Onu bir vesileyle saraya satmıştım. Fakat kralın öldürüldüğünün ertesi günü parayı iade ederek resmi geri aldım. Şimdi Allah’ın izniyle yeniden canlanacak. Yalnız sen gözlerini kapa ve “Aç” deninceye kadar öyle kal. Haydi çocuğum söylediğimi dinle. Ben sevgili annenin yanına gideceğim.”

Nida gözlerini kapadı ve bekledi. Çok geçmeden tatlı bir ses yavaşça,

- “Gözlerinizi açın Nida” diye mırıldandı.

Genç kız bu söze itaat etti, gözlerini açtı; hem de her şeye rağmen hayretle kocaman kocaman. Dedesi kaybolmuş, resimdeki delikanlı canlanmıştı. Eğildi kızın parmaklarını öptü.

- “Benimle evlenir misin Nida?” diye soruyordu.

Kızcağız bir müddet sesini çıkarmadan sustu sonra başını önüne eğdi.

İkisi beraber merdivenlerden çıktılar. Kütüphanenin bodruma açılan kapısı gürültüyle kapandı.

Onlar ermiş muradına…

   
     
MASALLAR
Prens Kardu
Sihirli Gölün Masalı
Sırmalı Örtü
Canlanan Resimler
Altın Kalem Masalı
Bahar ve Sihirli Şarkı
Bir Gökyüzü Masalı
Esrarlı Yelkovan
Sihirli Ayna

© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.