-Yazan
Işık Sükan-
Güzel
Sanatlarla İlgili Basit Bir Söyleşi
Erhan Çelik Bey bana misafir olarak
teşrif ettiler. Kendisi Yüksek lisansın birinci
sınıfındadır. Yapmış olduğu Hobiler Camii’nin
eskizlerini bana gösterdi. Kendisi Hobiler Camii’yle
ilgili küçük bir de şiir yazmış:
“Mor çatılı pembe mescitleri
Turkuaz rengi çinilerinde çınlar.
Yeşil sarı .... müezzilerin okuduğu Saba makamından
ezanlar.”
Bu resme benzeyen şiiri dinlemekten
keyif aldım. Şimdi genç ressam arkadaşa naklettiğim
düşünce ve tecrübelerime dayalı sohbeti sizlerle
paylaşacağım. Picasso bir doktorun oğludur. Babasının
şöhreti altında ezilen, özgür ruhlu ve asi bir
delikanlıdır. 18 yaşındayken, Paris’e gelir ve
gelir gelmez Şanzelize’den geçerken havaya iki
üç el ateş eder. Tabii intizamı bozması nedeniyle,
göz altına alıyorlar. Geceyi göz altında geçiriyor.
Bu sıradışı olayı araştırmak isteyen gazeteciler,
kendisinin tuttuklandığı karakola geliyorlar ve
diyorlar ki, “Niye havaya ateş ettiniz durduk
yerde şimdi?” O da diyor ki, “Ben Pablo Picasso’yum
ve ben çok büyük bir ressamım. Bir dahiyim. Ancak
bunu şu anda sadece ben biliyorum. İlerde merak
edilecek, bu büyük adam acaba ne zaman Paris’e
geldi diye. İşte tarih düşmek için havaya ateş
açtım. Şimdi bütün gazeteciler yazacak, Pablo
Picasso göz altında alındı diye. Paris’e hangi
gün geldiğim bu olayla bilinmiş olacak ve benim
de sanat hayatım başlamış olacak.” Paris’e geldiği
gün böyle tespit edildi. Bu anektotta çok ciddi
bazı unsurları göreceğiz. İşte daha o zamanın
devrinde ileri derecede ün yapmış yazar, sair,
ressamlar toplanıyor ve Şanzelize’de sohbet ediyorlar.
Bunların arasında Mourua da var. Picasso’yu da
aralarına almışlar. Mourua, Picasso’yla olan muhabbetinden
sonra Picasso’ya “Sen bir dahisin!” diyor. Çok
hoşlanmış bu iltifattan Picasso ve bir sonraki
haftaya buluştukları zaman “Efendim yazdığım şiirleri
size okuyayım.” diyor ve okumaya başlıyor. Mourua
da başlıyor dinlemeye ve “Efendim şiirleriniz
bir dahinin yapabileceği kadar berbat. Ancak bu
kadar berbat bir şiiri, bu kadar yüksek bir yetenek
becerebilir. Biz sana dahisin dediysek, şiir edebiyat
konusunda değil, resim konusunda dedik.” demiştir.
Şimdi tabii sevgili Ertan’ın şiirini sizler de
okudunuz. Ben de çok sevdiğim Mourua ‘a gönderme
yaparak, aynı şeyi Erhan’a söylemek, istiyorum.
O da kendi büyük yeteneği doğrultusunda berbat
bir şiir yazmıştır. İçimden “Bunlarla vakit kaybedeceğine
otur resim yap demek geliyor.” Avrupa’da sanatçıları
yönlendirenler; son derece bilgili, tecrübeli,
genç yeteneklere doğru yolu gösterecek erdemleri
var. Bizdeki yönlendiricilerde yeterli bilgi,
tecrübe ve öğretme isteğinin olmadığını düşünüyorum.
Aslında belirtmek istediğim odur ki, gerek resim
akademilerinde, gerek konservatuvarlarda, gerekse
edebiyat fakültelerinde hiçbir şekilde sanatçı
yetiştirilemez. Çünkü sanatçı okuldan yetişmez.
Sanat bir insana doğuştan Allah’ın verdiği bir
lütf-û ilahidir. Sanatçı anadan doğma sanatçıdır,
sonradan olunamaz. Yani bir kimse diğerine, gel
bana sana resim yapmayı öğreteyim, dedikten sonra
o kişiye resim yapmayı öğrettiğinde, o kişi ben
ressam oldum diyorsa, bu tamamen bir safsatadan
ibaret olur. Sanat öğretilemez. O zaman diyeceksiniz
ki, bu kadar masrafla Fransa’da Amerika’da yüksek
uygarlık düzeyindeki ülkelerde ve bizim ülkemizde
bu okullar boşuna mu kuruldu? Tabii ki boşuna
değil. O okulların öğrencileri çok ciddi yetenek
sınavlarına tabi tutularak, seçilirler. Bunlar
bilinen üniversite imtihanlarından sonra, yetenek
sınavlarına tabi olurlar. Bir ressam resim yapmasını
akademi de öğrenecek değil. Çünkü o zaten ressamdır,
zaten yapıyordur resmini. O bu konuda kültürünü,
daha evvel yapılmış şaheserleri görerek, görgü
ve kültürünü artırır. İkinci olarak da malzemenin
nasıl kullanılacağını öğrenir. Sanat eserleri
zamana meydan okuyan eserlerdir. Malzemenin çok
sağlam olması gerekir. Biz bu boyaları nasıl imal
ederiz? Hadi imal ettik, bunların zaman içinde
okside olarak, başka renklere dönüşmesini nasıl
engelleriz? Renklerin en az zarar görmesi için
neler yapmalıyız? Tuvallerin çok dayanıklı olma
sırları, renklerin sırları, boya kimyası, insan
psikolojisi üzerindeki tesirleri nelerdir? Akademi
de bunların öğretilmesi lazım. Ama ben baktığım
zaman bunların öğretilmediğini görüyorum. Güzel
sanatlar akademisinde bir İbrahim Çallı;’yı göremiyoruz.
Tabii onun ekolü başkaydı. Ama İbrahim Çallı dünya
çapındaydı. Bir Hamdi Bey’i, bir Şeker Ahmet Paşa’yı
da göremiyoruz. Yani şimdiki akademisyenlerin
de tıpkı bu zatlar gibi önemli ve ileriye dönük
bir takım eserlerinin olması lazımdı. Bugün, kahvelerde
bile bazı ressamlarımızın adını biliyorlar. 21.
yy’da benim güzel sanatlar akademisindeki hangi
hocamın yetenekli ve değerli bir hoca olduğunu
resim yapan kişiler bile, bilemiyor.
Biliyorsunuz şiir de bir sanattır
ve insanımız Türkçe’ye çok önem vermiştir. Çünkü
atalarımız Kara Balgus ‘un şehrinden çıkıp, yani
Kuzey Kore’nin taa oralarda Sibirya’dan çıkıp,
bütün Asya’yı fethedip, Macaristan içlerine kadar
hatta Litvanya’ya kadar koca Rusya’yı ele geçirip,
Anadolu’yu da feth ederek, atlarının ayakları
hangi toprağa değerse oraları kendine vatan etmiştir.
Ama aslında Türk insanı değişik coğrafyaları vatan
etmekle, vatan ettiğine inanmaz. Türk insanı “Türkçe”
konuşur. Türk insanı Türkçe’ye çok fazla ehemmiyet
vermiştir. Aslında Türkler’in gerçek vatanı Türkçe’dir.
Ve tabii yetenekli ecdadımız da Türkçe’yi güzelleştirmeye
çalışılırken, çok güzel şiirler söylenmiştir.
Her devirde yetişmiş olan Türk Şairleri, dünyanın
en büyük şairleridir. Osmanlı Devleti’nin sonu
Cumhuriyet’in başı itibariyle, yine çok büyük
şairler yetişmiştir. Cumhuriyet devrinde yeralmış
en büyük şairlerden biri de Yahya Kemal Beyatlı’dır.
Çünkü O’nun kadar çok şiir söylemiş şair azdır.
Söylenen herşeyin şiir olabilmesi ise, hiç kolay
değildir. Bu anlamda da Yahya kemal çok şiir söylemiştir.
Yahya Kemal aruz veznini kullanıyordu. Tabii günümüzde
aruz vezni demode oldu. Yeni yetişen büyük yetenekler
ki, onların başında Nazım Hikmet gibi, Orhan Veli
ve daha sonra İkinci Yeni’deki diğer büyük şairler
gibi, şairlerimiz var. Hece ve aruz veznine alışmış
olan Türk halkı, Nazım Hikmet’in ortaya koyduğu
yeni şiiri hem yadsıdı ve hem ona hayran kaldı.
Serbest vezinle yazılan ilk şiir Nazım’a aittir.
Nazım Hikmet serbest vezinle şiir yazmasına rağmen,
çok iyi bir şekilde aruz ve hece veznini bilirdi.
Bunun dışında yeni bir ekol, yeni bir prensip,
ortaya atmaya çalışıyordu. Tıpkı Picasso gibi,
çünkü Picasso’da çok iyi klasik resim biliyordu.
Zaten kuralları bu kadar iyi bilmeseydi, onu bu
kadar iyi deforme edemezdi. Bizim şairlerimizden
Nazım Hikmet de aruz ve hece veznini çok iyi bildiği
için serbest vezni başarıyla kullanmıştır. Orhan
Veli de böyledir. Ancak bazı yetersiz insanlar
bu alt yapının serbest vezne neler kattığını bilmedikleri
için, ben çarpuk çurpuk söylersem serbest vezin
oluyor herhalde diyerek, bir yığın safsatayı şiir
sanmışlardır. Bazı resim yapanların çoğu da, resim
klasiği bilmeden, oturup, tuval alanına fırça
sallayıp, NON figüratif veya garip figürlerle
kendilerini resim yapıyor zannediyorlar. Aynı
şey edebiyat için de geçerlidir. Tabii musiki
gibi diğer tüm sanatlar için de...Musikide bir
Strauss eğer klasik ve yeni klasik müziği bilmeseydi,
o hafif müziği yapamazdı. Çünkü kendisi Mozart,
Bach, Betthoven gibi büyük ustaların müziğini
çalışarak, kültürünü güçlendirmişti. Ama yaptığı
eserler özgündür. Bütün dünya da o müziğe aşık
olmuştur. Strauss valsi müstesna bir yere koydu.
Eskiden saygın kişiler valse çok çarpık bakarlardı.
Öyle bir müzik dinlemek onların meclisinde hayal
idi. Büyük ustaları, klasikte yer tutmuş ustaları
bilmeden, ben de yaparım diyerek kafadan atmasyon
ürünler ortaya koymak, sanat yapmak değildir.
Bu tarz yetenek düşmanı kişilerin ahkam kesmesi
vatana ihanettir. Çünkü Atatürk demiştir ki:
“ Herşey olabilirsiniz. Cumhurbaşkanı, milletvekili,
doktor... Ama sanatkar olamazsınız.”
“Sanat bir milletin şah damarıdır.”
Bu noktada sanatı yozlaştırmak, sanatçıyı
ezmek vatana ihanet etmektir. Çünkü siz bunu yaparken
o milletin şah damarını kesiyorsunuz. İsa’dan
tam 20 bin yıl evvel yaşamış olan, Konfiçyüs
“Bir milletin bana resmini gösterin,
müziğini dinletin. Ben size o milletin uygarlık
derecesini söyleyeyim.” diyor.
Başka bir anektod da, dünyanın en
büyük imparatorluğunu kurmuş olan Cengiz Han’dan...
Bugün Himalayalar’da Tibet’i devlet olarak da
ilk kuran O’dur. Bir zamanlar kendisi Çin İmparatoru’nun
sağ kolu, ordularının kumandanı idi. Cengiz Han,
Çin İmparatoru’na diyor ki, “Efendim Mançurya
ve daha da ilerisindeki toprakları da zaptetmeyi
düşünüyorum. Ne dersiniz?” o sırada Çin İmparatoru
resim yapıyor ve dönüp “Çok ciddi bir işle uğraşıyorum.
Şu bu toprakların işgali gibi detay meselelerle
başımı ağrıtma.” diyor. Çin’in neden bu kadar
büyük bir medeniyet olduğunu bu anektottan dahi
anlayabiliriz. Bir taraf Orta Asya’nın kalan yarısını
da almaktan bahsederken, diğeri resim yapmak gibi
çok ciddi bir işle meşgul olduğunu belirterek
konuyu geçiştiriyor. İşte onun için Çin çok büyük
bir medeniyettir. Onun için süper güç olmayı hak
etmiştir. Bugün için öyle olmasa da eğer dünyanın
sonu gelip de, kıyamet kopmazsa, 21.yy ikinci
yarısı ve 22.yy’da dünyanın süper gücü iki ülke
olacaktır. Bunlardan biri Çinliler, diğeri de
Türkler’dir.
Gelelim konumuza, benim burada söylemeye
çalıştığım gerçek sanatçıların, yönlendirilmesi
hakkında bazı mülhazalardır. Arnavutköy’de otururken,
çok değerli bir ressam olan Aleaddin Aksoy Beyefendi
ile tanışmıştım. Kendisi aslen Karadenizli’dir..
O zamanlar 28 yaşındaydı. Kendisi Paris’ten bize
konuk olarak gelmişti. Paris’te bazı galeriler
kendisini kapamıştı. Yani bir ay zarfında galeriye
bir tablo vermesi karşılığında galeri, ressamın
ev kirasını, elektrik, su faturalarını ve yeme
içme masraflarını ödemeyi taahhüt ediyordu. İki
ya da üç tablo çıkarsa, bunun karşılığında da
belirlenmiş bir parayı ödeniyordu. Bu noktada
pekçok sanatçı da Aleaddin Bey’e özeniyordu. Kendisine
geleceği hakkında soru sorduğumda Paris’e yerleşip,
hayatının geri kalan kısmını orada geçirmeyi düşündüğünü
söylemişti. Ben de O’na şöyle dedim:
“Bakınız, siz şu anda Paris’te çok
beğeniliyor olabilirsiniz. Bir takım galeriler
sizi kapatmış olabilir. Ama bu çok uzun sürmeyecek.
Çünkü siz bir süre sonra parizyen olmaya, kendi
kültürünüze yabancılaşmaya başlayacaksınız. O
zaman da şimdiki gibi özgün eserler üretemeyeceksiniz.
Tıpkı dalından kopartılmış bir çiçeğin vazoya
konması, o çiçek bir süre salonları süsler, ama
birkaç gün içinde solduğunda çöpe atılır. Bir
sanatçı yaratıcı gücünü; kendi toprağından, kendi
kültüründen, kendi yaşantısından alır. Karadeniz’de
mi doğdu, şöyle bir ortam mıydı, ayağının altında
araba yok muydu, sekiz kişi çökerek, aynı kaptan
mı yemek yiyordunuz? Hayatın zorluklarına, itilmeye,
ezilmeye ya da yılmaya itiraz ediyorsunuz. O zaman
o içinizdeki yaratıcı güç harekete geçer. O yaratıcı
güç de yeteneğiniz hangi daldaysa, o yetenekle
topluma mesaj verme dürtüsünü getirir ve topluma
vereceğiniz mesaj eserinizde yeralır. O zaman
eseriniz eser olur. Çünkü, sanatçı kendi problemlerini
sanatıyla yükselten kişidir. Tabii sanatçı olarak
doğduysa... Sanatçı sıradışı bir insandır. Onun
yaradılışında sezgi ve hisler çok kuvvetlidir.
Bakışı da farklıdır. Herkesin dünyaya baktığı
gibi bakmaz. Görüş açısı farklıdır. Sanatçılar
peygamberlerden ve ermişlerden sonra gelir. Aslına
bakarsanız peygamberlerin hepsi de sanatçıdır.
Bana sanatçı olmayan bir peygamber, Pir ya da
evliya gösteremezsiniz. Sanatçının muatabı toplum
değildir. Topluma hitab eder ama toplum o sanatçıyı
anlayamaz. Sanatçının mesajı en az 50-100 sene
sonrası içindir. Şimdiki zaman için değildir.
Şimdiki zamanda yaşayan insanlar 50-100 sene sonrasını
göremezler. En zayıf sanatçı 100 sene sonrasına
mesaj vermiştir. Bu lafın da çok iyi anlaşılması
lazım. O zaman sanatçıyı kim anlayacak. Eğer o
şahıs şanslı ise, ancak filozoflar ve düşünürler
anlayabilir. Bilim adamları bile anlayamaz. Sanatçıların
eserlerini filozoflar bir sistem halinde değerlendirir
ve onu bilim adamlarına intikal ettirirler. Çünkü
filozofları da bilim adamlarından başkası anlayamaz.
Bunun en güzel örneği şu anektotta işlenmiştir.
Şarlo ve Einstein aynı zamanda işleri
için Londra’ya gelmişler ve “tesadüfen” aynı otelde
kalmışlar. Trefalgar Meydanı’na bakan otelde otel
sahibi gelmiş ve demiş ki,”Burada trafik tıkandı.
Ahali meydanı kapladı. Balkona çıkıp bir selam
verin de halk dağılsın.” Şarlo ile Einstein balkona
çıkmış ve halka selam vermişler. Halk büyük tezahurat
yaptıktan sonra dağılmış. Einstein Şarlo’ya “Üstad,
bu halk niçin bize bu kadar tezahurat yaptı. “
diye sorması üzerine Şarlo şu şekilde yanıt veriyor
: “ Beni anladıkları, sizi de anlamadıkları için.”
Aslında Şarlo burada oldukça beyefendi bir yanıt
vermiştir. Çünkü O büyük bir sanatçıydı. O’nu
da ancak filozoflar anlayabilirdi. Sinema gösteri
sanatı olduğu halde, kolay değildir. Bilim adamını
da eğitmenler, öğretmenler anlar ve avam adını
verdiğimiz ahaliye intikal ettirirler. Bu vetirelerden
geçmedikten sonra sanatçı direkt olarak, halka
inemez. Sanatçı sevilebilir ama bu anlaşılabileceği
manasına gelmez.
Bir ressamın nasıl anlaşılacağını
anlatmaya çalışıyorum. Resim diğer sanatların
hepsinden üstündür. Resim; musiki, şiir ve edebiyattan
üstündür. Plastik sanatlar, fonetik sanatlardan
üstündür. Nedenine gelince; resmin kullandığı
malzeme “ışık”tır. Işık ise, 1 sn. de 360 bin
km. hız yapan bir fenomendir. Milenyumda 1 sn.de
3 milyon km.den de daha fazla hız yaptığı anlaşıldı.
Neyse, konumuz sanat olduğu için oralara girmeyelim.
Biz 19. yy’da bilinen gerçeğiyle (Yani 1sn’de
360 bin km.) devam edelim. Kullanmış olduğumuz
boyalar ışık kaynağından gelen, 7 renkli beyaz
ışığın 6 rengini yutar, bir rengini serbest bırakır.
Bir resmi bir tabloyu duvara asıp, baktığımız
zaman o renkler 1sn de 360 bin km. hızla gözbebeğimizden
içeri geçip, beynimize girer. Halbuki beynin kendini
koruması için dışardan gelen bilgilerin beyin
zarı üzerinde en az 3 sn. kalması gerekiyor. Bu
2 sn. içinde beyin değerlendirme hakkını kullanabilir.
Ama 1sn. 360 bin km. hızla içeri giren ışık, gözbebeğinin
kendini korumasına izin vermez ve doğrudan doğruya
bilinç altına işler. Yani beyni şartlar, beyni
yıkar. İnsanın buna karşı koruması yoktur. Bu
meseleye baktığımız zaman, bütün bu bilgileri
en iyi şekilde hazmetmiş ve tecrübeli bir ressamın
karşısındakine istediği oyunu oynaması mümkündür.
Zaten resim başlangıcında dine hizmet ediyordu.
Daha sonra kralların tahtlarını sağlamlaştırmasına,
hanedanların yıkılmamasına hizmet etti. Tarihi
olaylara da hizmet etti ve onları sabitleştirdi.
Ama fotoğraf icat edildiği zaman resim bu vazifelerinden
affoldu. Çünkü artık fotoğraf herşeyi zaten tesbit
ediyordu. O zaman ressamlar resimlerinin kime
hizmet edeceği konusunu şaşırdılar. Resmin ne
gibi bir vazifesi var acaba? diye şaşkınlığa düştüler.
Bu sırada Fransa’da “Sanat sanat içindir.” diye
saçma bir beyan ortaya çıktı. Banal ve gerçekdışı
bir ifadedir. Daha sonra ressamlar kendilerini
çabuk topladılar ve gerçek ortaya çıktı. “Resim,
ressam içindir.” Ressam tıpkı bal yapan arı, süt
veren inek gibi resim yapmaya mecburdur. Yaşamak
için mecburdur. Özel bir kişi olduğu için resim
yapmadan mutlu olamaz ve rahat edemez. Kendi bünyesini
maddi manevi rahatsız eden konuları yüceltecek
mesajları verir ve kendini rahat hisseder. Bunun
en önemli örneğini, İspanya’daki Goya’da görüyoruz.
O kadar sıkışık, o kadar baskılı, engizisyon işkencelerinin
devrinde yaşamış olan Goya, zamanın kardinalleri
yaptığı resimlerde şeytana benzetmiştir. İstediği
gibi de o istibdata karşı gelmiştir. Kendi içindeki
özgürlük duygusunu şahane bir mesajla dünyaya
verebilmiştir. Bu bağlamda en iyi örnektir.
“Sanat sanat içindir.” Anlamsızlığı
arasında, fotoğraf da çıktıktan sonra resim kendisini
büyük bir erezyon geçirirken buldu. O zaman yavaş
yavaş tuval alanındaki figürler deforme oldu.
Aslında bu toplumunun deformasyonunu hatırlatıyor.
Çünkü bu esnada birçok değerler erozyona uğramakta,
deformasyon meydana gelmekte ve insan kişisel
özgürlüğünü kaybetmektedir. Ortaya kubizimin ve
daha başka ekollerin çıkmasına sebep oluyor. Ama
bu deformasyonda, çok özel ve en zirvelerde yine
Picasso’yu görüyoruz. Çünkü sadece ressam olmakla
kalmayıp, topluma çok önemli mesajlar vermesiyle
de kendini göstermektedir. Mesela bir resim yapıyor;
yaptığı resimde, bir kadın figürünün kafası diyelim
ki bacaklarının arasında, memesi koltukaltında
veya bir gözü başka yerde, insan vücudunda da
büyük deformasyon var. Buna baktığımız zaman,
siyah beyaz çehreyi bir çehre gibi gösterdiği
de vâkidir birçok eserlerinde. Bununla Picasso
şunu söylemeye çalışıyor. Artık reklamla yaşayan
bir “uygarlık” dünyasında sizin beyne ihtiyacınız
kalmadı. Çünkü sabahleyin süt yerine kola içiniz
ya da bu tarz reklamlarda size ne öneriliyorsa
onu içiniz. Sabahleyin ve öğlenleyin alacağınız
gıdaları size reklamla sunulan yapay malzemeler
sağlar. Artık öz istekler değil, size dayatılanlar
gündemdedir. Seyahate giderken herkes Bodrum,
Antalya ya da o sırada neresi meşhursa oraya gidiyoruz.
Birisi de şaşırıp Rize’a gitmiyor. Sanki orası
deniz kıyısı değil. Sanki orada medeniyet eserleri
yok. Orta Anadolu’ya gitmiyor. İlla ki Marmaris
ya da Bodrum’a gidecek. O zaman Picasso diyor
ki: “Demek ki siz artık kendi beyninizi kullanmıyorsunuz.
O zaman ben de diyorum ki, kafanızı cinsel organınıza,
poponuzu kafanıza resmediyorum. Çünkü aynen böyle
yaşıyorsunuz.” Bakarsanız burada çok büyük mesaj
vardır. Guernica da İspanya İç Savaşı’nın tüm
getirdiklerini ve götürdüklerini görmek mümkündür.
Picasso’nun söylediği sözler yaptığı eserler kadar
önemlidir. Amerika’lı çok zengin bir adam O’ndan
tablo almak için zor bela bir randevu alıyor ve
Paris'e geliyor. Picasso’nun adama bir tablo göstermesi
üzerine adam soruyor:
“Bu kaç para?”
“1Milyon Dolar”
Bunun üzerine adam resmi bir sağa
bir sola döndürüyor. Tabii bir süre sonra Picasso
sinirleniyor ve resmin arkasını çeviriyor.
“Bunun böyle de yapsam. Arkasını da çevirsem resmim
1 Milyon Dolar! Senin resimden falan anladığın
yok. Sen borsacısın. Resmi de borsa oyunlarında
kullanmak için istiyorsun. Ben öldükten sonra
üç beş milyona satıp, kâr edeceksin, öyle değil
mi? Zaten ciğerinde beş para etmez.” diyerek,
dobra dobra konuşuyor.
Yine Picasso’nun bir başka anektotunda
, Picasso resimlerini çalan hırsızın arkasından
şunları söylüyor:
“Onları boşuna çaldınız! Çünkü onların altında
imzam yok. İmzam olmadıktan sonra da o resimlerin
hiçbir kıymeti yok.”
Bu sözler toplumun deformasyonuna
çok ciddi gönderme yapan ve yine topluma “Kendine
gel!” mesajını veren, dev bir sanatçının sözleridir.
Şimdi konusu ışık olan resme dönelim.
Resme bakan herkes resim karşısında acizdir. İşte
onun içindir ki, Resullullah (SAV) heykeli ve
resmi yasak etmiştir. Çünkü çok tanrılı sisteme
inanan ressamların ortaya koyduğu resim de heykel
de çok güçlü bir şekilde, o yanlış mesajı verir
ve insanların beynine kazır. Verilen mesajın yanlış
olmasının yanında insanların da buna karşı bir
koruması yoktur. Bu nedenle, resim ve heykellere
karşı insanları korumak için Kabe’deki putları
yıkmıştır ve İslam resmi yasak kılmıştır.
Resim İslam’da Hz. Mevlana ile başlar.
İslam’da ilk ressam Hz. Mevlana’dır. Musiki de
O’nunla başlar. Çünkü İslamiyet’in ortaya çıkışından
800 sene geçmiştir. Artık çok tanrılı inanış biçimlerinin
kökü kazınmış ve sanatçıların beyni tek tanrılı
dine akortlanmıştır.
Bundan sonra gelecek sanat eserleri
–resim ve müzik- insanları yoz ve boz şeylere
değil, İslam’ın yüce fikirlerini çağrıştıracağı
için yine İslam’a hizmet eder.
17.04.2005-
Pazar
|