-Yazan Işık Sükan-

Ateş Böcekleri Efsanesi

Penceresinden; bostanlarla ve yemiş ağaçlarıyla uzanıp giden, boğazın masmavi sularıyla büsbütün güzelleştiğini seyredebileceğiniz bir kulübe vardı. Orada balıkçı Ahmet ağabey ile onun sevgili, hasta karısı Rabia Hanım yaşardı. Tavşanları, tavuk ve horozları ve her zaman kendilerini ziyarete gelen birçok çocukla; yoksulluğu, hastalığı ve yaşantının getirdiği birçok güçlükleri önemsemeden, doğayla sarmaş dolaş ve kuşkusuz onu güzelleştirerek yaşayıp giderdi Ahmet Ağabey. Akşamları yorgun argın, fakat yüzünden eksilmeyen gülüşüyle, konuk yavrulara fileler dolusu yemiş taşırdı. Sonra küçük kulübenin önünde düzenlediği, sevimli çardağın altında, kendi eliyle yaptığı koskocaman kaba saba tahta masanın çevresinde, güle oynaya akşam yemeği yenirdi. Günlerden bir gün; güneşin ortadan kaybolup, göz kırpan yıldızlara, ağustos böceklerinin şarkı söylediği bir sırada, Ahmet Ağabey’in kucağından Mehmet ve Fatoş isimli iki çocuk, çığlık çığlığa leylâk fidanlarının arkasındaki böğürtlenlere doğru fırlayıp, koşmaya başladılar. “ateş böcekleri! Ateş böcekleri!” diye neşeyle haykırıyorlardı. Biraz sonra avuçlarında; gövdelerinden mini minnacık ışıklar saçan, bu sevimli böcekleri getirip Ahmet Ağabey’e verdiler. Rabia Hanım, küçük kulübeden getirdiği, temiz cam kavanoza koydu onları. Ahmet Ağabey:”Bu küçük ışık böceklerini seviyorsanız, onların öyküsünü anlatayım sizlere, ister misiniz?” diye sordu. Afacanlar alçacık hasır iskemleleri, Ahmet ağabey’in dizlerinin dibine çekip, heyecanlı bir merakla onun etrafında halkalandılar.

Vaktiyle üç tarafı yalçın dağlarla, bir yanı uçsuz bucaksız ve derinliklerinde neyin saklı olduğu bilinmeyen, bir ormanla sınırlı, küçük bir vadi varmış. Bu vadide kendi kendinin yağıyla kavrulup duran sevimli bir köyceğiz bulunuyormuş. Köylüler babalarının, dedelerinin ve onlardan daha eski atalarının zamanından beri, o köyden dışarıya hiç çıkmamışlarmış. Kış gecelerinde, yaşlıların öykülendirdikleri, birkaç çılgın avcının, orman tarafından nasıl yutulduğunu anlatan maceraları, ürkerek dinlerlermiş. Fakat zaman; bir yel değirmeni gibi, kanatları arasından ayları, yılları ve nihayet asırları öylesine çevirmiş, öylesine döndürmüş ki, küçük köy giderek kent olmuş, insanlar arttıkça artmış. Bu kadar kalabalıklaşınca ister istemez, ağaçların yemişleri, tarlaların ürünleri, kendilerine yetmez olmuş. Giderek yüreklerindeki merak da öyle büyümüş ki, ormandan duydukları korkuyu nerdeyse unutur olmuşlar. Bu toplumun içinde; genç bir delikanlı, çalışkanlığı, bilgeliği ve sevecenliği ile öylesine tanınmış ve öylesine kendini kabul ettirmiş ki, en sonunda kendisini, yaşlı yöneticiler kurulu tarafından, başkan seçmişler. Bu genç bilge, başkan olur olmaz, büyük alanda, kentin ileri gelenlerini toplayarak, onlara karanlık ormanın bilinmezliğine karşı, savaş açtığını duyurmuş. Yurdun gelişmesine engel olan bu korkulu gücün, mutlaka aşılması gerektiğini heyecanla ifade etmiş.

-“Peki ama” demişler; “Biz buna karşı nasıl savaşabiliriz? İçine girsek, gün ışığı sızmayan yollarında kendimizi yitirmez miyiz? Sonra karşımıza kim bilir nasıl olağan dışı cinler, şeytanlar ve canavarlar çıkacak? Kim bilir vahşi hayvanlar bizi nasıl acılı bir ölüme sürükleyecek? Evet, artık topraklarımız bizi eskisi gibi beslemiyor. Atalarımızdan daha yoksul düştük. Ama hiç değilse yaşıyoruz ya..!”
Bunun üzerine, bilge başkan demiş ki: “Ormanın karanlık sırlarına savaş açtıksa, bütün kentin insanlarını da ormana sürükleyecek değiliz ya! Yaşlılar otursun, gençler ardımdan gelsin”

İleri gelen yurttaşlar hoşnutsuz:”iyi ama, demişler. Gençler gelecek kuşakları hazırlayacak, onları yitirirsek neslimiz tükenir, hepten yok oluruz”.
Artık, genç ve bilge başkanın sözlerini dinlemeyerek, yaptıkları seçimden adam akıllı kuşkuya düşerek dağılmaya hazırlanmışlar. Tam bu sırada ileri gelenlerden en kocamışı, titrek sesiyle haykırmış.

-“Durun! Ey kentliler..! Başkan diye seçtiğimiz bu adam tehlikelidir. Ondan görevi geri almazsanız, hepimizi yokluğa sürükleyecek. Kendisini tutuklayalım ve yüce kurulun onu yargılamasını sağlayalım”

Kalabalık, bu sözler üzerine ne yapacağını bilmez durumda, bir ileri bir geri dalgalandıktan sonra, karara varamadan homurdanarak dağılmış.
Genç ve bilge başkan son derece üzgün ve düşünceli evine dönmüş. Birkaç saat sonra, kapısı on-on beş arkadaşı tarafından çalınmış. Onlar demişler ki: “sen bizim inandığımız ve güvendiğimiz başkanımızsın. Biz senin yanındayız. İstersen beraberimize, yeterince azık alalım, pusatlarımızı kuşanalım ve bu geceden tezi yok ormana dalalım. Karşımıza ister in çıksın, ister cin, isterse canavarlar. Gerekirse savaşırız ama bir yol, geçit bulabilirsek belki de ormanın ötesinde yurttaşlarımızı daha mutlu edecek topraklar ve olanaklar elde edebiliriz. Yüce bir amaç için ölsek de ne gam..!”

Böylece, hemen o gece bir gurup yiğit, ormanın içlerine doğru yola düşmüşler. Az gitmişler uz gitmişler. Geçit vermeyen fundaları ve sarmaşıkları baltaları ile keserlerken, genç başkan onlara önderlik ediyormuş. Giderek azıkları bitmiş. Guruptan bir arkadaşlarını zehirli yılan sokmuş. Bir diğerini yırtıcı bir hayvanın pençelerinden kurtaramamışlar. Açlık, yorgunluk, bitip tükenmeyen karanlıkta, yol bulma çabası ve zamanın hiç bitmeyecekmiş gibi uzaması, genç yüreklerdeki isteği, umudu, yok etmiş. Gitgide korku ve kuşkulu yılgınlık, amansızca bastırmış. Bir süre sonra dayanamayıp “Bu orman bitmez, tükenmez!” demişler. Artık genç ve bilge başkandan gayrı, varmak istedikleri amaca inanan kalmamış. Önce ona geri dönmek için yalvarmışlar. Başaramayınca zorlamışlar. Yine başaramayınca “eh artık canımıza yetti! Şu adamı öldürüp elinden kurtulalım..!” demişler. Genç başkan, onların bu halini görünce gözleri yaşarmış. “dostlarım..!” demiş. “biliyorum bu karanlıktan bunaldınız. Dayanacak gücünüz kalmadı. Ama az bir yolumuz kaldı. Buna inanıyorum. Ne olur geri dönmeyin. Beni öldürmeyi dilediniz. Ancak böyle bir şey yaparsanız, varacağımız o güzel amaca gölge düşüreceksiniz. Daha da kötüsü vicdanlarınız, sizden sonra gelen kuşakların bile, paylaşmaktan utanç duyacakları bir sorumlulukla kararacak. Ben ise; yurttaşlarımı mutluluğa kavuşturmak dileğiyle, bunca eziyete katlanmış arkadaşlarıma, böyle bir utancı lâyık görmüyorum. Yalnız sizlerin sevgisi ve iyiliği için çarpmış olan yüreğimi, işte kendi ellerimle göğsümden çıkarıyorum. O yürek, size yol gösterecek ve geleceğizi aydınlatacaktır..!” demiş. Dediğini de yaparak bıçağıyla, yüreğini göğsünden çıkarıp, onlara uzatmış. Genç başkan cansız yere yuvarlanırken; yürek; gerçek üstü, garip ışıklar saçarak, etrafı ve onların izlemesi gereken yolu ve yönü aydınlatıyormuş. Arkadaşları bu olağan dışı olaydan sonra, yürekten çıkan ışıkların gösterdiği yöne doğru, ileri atılmışlar. En önde gidenin uzaktan sesi duyulmuş. “orman bitti. Kurtulduk! Artık herkes mutlu olacak..!”

En geride kalan ise, arkasına dönmüş, yerde hâlâ ışıklar saçarak duran yüreğe korkuyla bakmış. Onu yok etmek için, ayak topuklarıyla ezip parçalamaya başlamış. Yürekten, her tekme yiyişte şuraya buraya kıvılcımlar sıçrıyormuş.

Sonra, Tanrı o kıvılcımlara can vermiş. İşte o gün bu gündür, o yüreğin canlı kıvılcımları, ateş böcekleri halinde, orman karanlıkları arasında, pırıltılı yaşantılarını sürdürürler. Ve o canlı kıvılcımların peşinden yalnızca küçük çocuklar koşar.

Ahmet ağabey gizemli bir gülüşle: “nasıl öykümü beğendiniz mi çocuklar” diye sorunca küçük Fatoş, dedi ki: “ben ateş böceklerini o kadar seviyorum ki, Tanrı’dan bir dileğim var. Onlar bir gece vakti ellerime, yüzüme saçlarıma ve giysilerime konsunlar. Ama ne kadar ateş böceği varsa! O zaman karanlıkta kim bilir nasıl pırıl pırıl, nasıl güzel görünürdüm öyle değil mi?” Ahmet Ağabey güldü: “Eğer insanları o genç bilge başkan kadar sevebilirsen, yalnız ormandaki ateş böcekleri değil, gökyüzünde onlar gibi pırıl pırıl yanıp sönen yıldızlar bile, senin o küçük vücudunu süslemek için yere inerler ve sonra uzayın yüce güneşlerinden bile daha yükseklere, güzelliğin ve iyiliğin saraylarına, seni uçurup götürürler” dedi.

Ahmet ağabey ve hasta eşi Rabia Hanım rahmetli oldu. Küçük çocuklar da çoktan büyüdü. Fakat, o güzel ve sıcak gecenin ateş böcekleri, zihnimizde hâlâ arada bir de olsa, bir yanıp, bir sönüyor.

   
     
HİKAYELER
Adı Konmamış Hikayeler1
Adı Konmamış Hikayeler2
Adı Konmamış Hikayeler3
Adı Konmamış Hikayeler4
Ateş Böcekleri Efsanesi

© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.