-Yazan
Işık Sükan-
Adı
Konmamış Hikayeler1
Bugün cumartesi.
Almanya’nın asude bir kasabasında dinlenmeye geldim.
Bu benim ilk yurtdışı gezim oluyor. Türkiye’den
ayrılırken beni uğurlamaya kızım, damadım ve torunum
Ekrem Taha Başer geldi. Benim için Türkiye; İstanbul
veya Türklük aleminin sembolü bu üç kişinin mevcudiyetinde
saklıdır. Uçağa doğru yürürken en son babasının
kollarında O’nun başının ve omuzlarının üzerine
yükselen torunumun, bana gülen yüzünü gördüm.
Hayatımın en ilginç tecrübelerinden
birini yaşamak üzere olduğumu biliyordum. Arkadaşım
Yüksel Hanım’la birlikte THY şirketinin Hamburg
seferi yapan uçağında bizi hoş bir genç kız karşılayarak,
numaralı koltuklarımızı gösterdi. Benim yerim
pilot kabininin hemen arkasındaki ikinci sıranın
pencere önündeki 5 No. lu koltuk idi. Arkadaşıma
ise arka sağ tarafta erkek yolcuların ortasında
8 No.lu koltuk gösterilmişti. O’nun sıkıntısını
hissediyordum. Hostes Sibel Hanım’a arkadaşımın
yanıma oturtulmasını temin etmesini rica ettim.
Bana, bütün yolcular yerini aldıktan sonra bunun
mümkün olabileceğini söyledi. Bu esnada 7. No.lu
koltuğa Asiye isimli bir Türk yolcu oturmuştu.
İstanbul’un taşrasından olduğu hemen belli olan,
uzun boylu, zayıf, orta yaşlarda, çekici olmaya
özen gösteren bir hanım. Arkadaşım Yüksel Hanım
benim çağrımla, yanıma 5.No.lu koltuğa yerleşip
oturduğu zaman tanışmıştık bile. Asiye Hanım çok
korkuyordu. Bunu bize açıkça söyledi.
Arkadaşım Yüksel ve ben fevkalade
keyifli idik. Uçak dönmüş hız yapmak için devrini
yükseltiyordu. Şimdi bir süre için yarış otomobile
binmişiz gibi alanın öte ucuna kadar gideceğimizi
ve bunun harika bir keyif vereceğini söylüyordum
ki, Asiye Hanım nefretle yüzünü buruşturdu. Yüzü
kül gibi olmuştu. Biz bu derece zevk içinde iken,
O’nun aynı olaydan bu kadar azap çekmesi dikkate
değer bir çelişkiydi doğrusu. Biz kendimizi Tanrı’nın
hakkımızda vereceği karara kesinlikle teslim etmiş
ve O’nun kararı ne olursa olsun buna baştan razı
olmuş iki dosttuk. Onun için zihnimiz mevhum tehlikelere
değil, yeni tecrübelerin değerlendireceği oluşumları
tanımlama neş’esine açıktı.
Asiye Hanım’a kafasını olumsuz düşüncelere
takmamasını, kendisini sinirlendiren veya korku
içinde kıvrandıran düşüncelerin yerine zihnini
bambaşka konularla doldurursa korku ve üzüntülerini
unutabileceğini, hatta kendini bizimle sohbet
etmeye verse yine de bir nebze olsun rahatlayacağını
söyledim. Bu konuşma başlangıçta az, sonraları
daha tesirli oldu. Bu O’nun uçakla Almanya’ya
belki de 60. seferiymiş. Öyle sanıyorum ki bu
O’nun belki de en rahat ettiği sefer oldu. Bununla
beraber zaman zaman bir çukura düşer gibi belirsiz
korkularının tutsaklığında gözlerini sımsıkı kapatıp
kasılan parmaklarıyla koltuğunun kollarına yapışıyordu.
Uçağın dev bir asansör gibi hızla
gökyüzüne tırmanıyordu. Yağmur çiseleyen asık
yüzlü gökyüzünün gri renkli bulutlarını, süratle
ayağımızın altına almıştık. Oyuncak arabaların
hızla kaydığı ip gibi yollar ve zengin bir kız
çocuğunun düzenlenmiş oyuncak evlerinden oluşmuş
gibi görünen şehir bazen gitgide yoğunlaşan bulutların
arasından görünüyordu.
Şu anda yağmur ve fırtınayla uğraşan
halkın başının ne kadar yükseğinde biz; firuze
gibi parlayan yüksekliklere tırmanıyorduk. Yerden
8000m. yükselmiştik ki artık yeryüzü hiç görünmüyordu.
Rüyalardaki kabartılıp arındırılmış bir pamuk
tarlasının üzerinde yürür gibiydik. Kartallar;
bu yüksekliğe tırmanıp, uçmayı değiş denemek,
hayal bile edemezlerdi. Gülümseyerek sonsuz bir
keyifle insan olmanın gururunu hissettim. Aklımızı
doğru kullandığımız zaman ne harikulade ne muhteşem
yaratıklar olabiliyorduk. Başımızın üzerinde siyah
bulutlar belirmeye başlamıştı. Ama biraz sonra
onlar da aşağılarda kaldı.
Artık sigara içmek istiyordum. Tiryaki
olduğum halde sigara içmeyenlerin bölümünde oturmayı
bütün gezilerimde adet edinmiştim. Çünkü bu mereti
içmediğim zamanlar, başkalarının ciğerlerinden
çıkanlara ortak olma zorunluluğu vardı.
Arka bölümde boş bulduğum bir koltuğa
oturup, hostun ikram ettiği kahveyle sigaramı
içerken, sol tarafımda ara yolun kenarında oturan
şişman bir hanım korkulu ve titrek bir sesle,
ne mutlu siz hiç korkmuyorsunuz, halbuki bu benim
ilk yolculuğum diye konuştu. Uçağımız bu sırada
hava boşluğuyla dolu bir kanala girdiği için hafifçe,
bozuk yolda giden bir kamyon gibi sallanmaya başlamıştı.
Ben herkes çoktan söndürdüğü halde, hostun özel
izniyle tüttürmeye devam ettiğim sigaramdan bir
nefes çekerek,
- Aman hanımefendi! Bu da hava boşluğu
mu?
Diye konuştum. Bundan birkaç sene
evvel bindiğim bir uçak 5-6 metre aşağıya düşüyor,
motorlar duruyor veya durur gibi oluyordu. Pırpır
uçaklardandı. Dağların arasından geçiyorduk. Yalçın
kayalar iki yanımızda duvar gibi yükseliyordu.
Gökyüzünü göremiyorduk. Hatta zirveyi de. Kanatlarımız
her an kayalara çarpabilirdi. Rüzgâr kuyruk tarafından
vuruyordu. Tipiyle boğuşan uçakta benden başka
Nato’da görevli, yüksek rütbeli iki Amerikan subayı
vardı. Tipi münasebetiyle bütün uçak seferleri
iptal edildiği halde, hayati tehlikeye rağmen
bindiğim uçak, askeri emirle, devam eden tipiye
rağmen kaldırılmıştı. Israr ettiğim için beni
de kabul etmişlerdi. Her an parçalanabilir. Her
an düşebilirdik. Her hava boşluğundan sonra uçağın
gövdesinden hava tabakalarına otururken, şiddetli
çatırtılar işitiliyordu. Uçakta tek hanım bendim.
İkramla ilgilenen yakışıklı bir host vardı. Bembeyaz
yüzü ile gülümsemeye çalışırken, dudaklarının
titremesini dün gibi hatırlıyorum. Böylesi bir
durumda bile zerre kadar korkmayışım, tabi ki
normal sayılamaz ama gerçekti. Öylesine rüzgâr
yemiştik ki, uçak rüzgâr viyası ile vaktinden
yarım saat evet hava alanına inmişti.
Şişman hanım anlattıklarımdan o
kadar etkilendi ki, şu andaki hava boşluklarıyla
sarsıldığını unuttu. İlerlemiş yaşına rağmen seyahate
ilk çıkmasının nedeni olarak, çocuklarına olan
düşkünlüğünü açıklamaya başladı. Çocuklarının
en genci de kimya mühendisi imiş.
Ben, gülerek yetişkin bebeklerin,
artık kendi hayatlarını yaşamaya bırakılmasını
tavsiye ettim.
Sigaram da hava boşluğu sarsıntılarında
bitmişti.Yerime döndüm. Asiye Hanım sımsıkı kapadığı
gözleriyle kaskatı oturuyordu. Hamburg’a varmamıza
birkaç dakika kalmıştı. Arkadaşım Yüksel’in oğlu
bizi karşılamaya çoktan gelmiş sabırsızlıkla bizi
bekliyor olmalıydı. Görüşmeyeli benim için dört,
arkadaşım için ise üç sene olmuştu. Hasret macunu
gibiydik.
Hakikatten işlemler bitip elimizde
çantalar kalabalığın içinde Yılmaz’ı ararken,
annesi O’nu, kalabalığın arkasında kaldığı için
görünmezken insan başlarının üstünde sallanan
dört parmağından tanıyarak, seslendi.
İlginç bir karşılaşmaydı bu bizim
için, yıllar sonra, karşımızda genç ve yakışıklı
bir erkek vardı. Bu bizim çocuğumuzdu ama farklı
bir manada çocuk. Yeniden tanıyacağımız, yeniden
keşfedeceğimiz hoş bir adam. O’nu hem çok iyi
biliyor, hem de bilmiyorduk. Bu iki tesiri aynı
andan algılamak garip bir çelişki.
Yılmaz’ın arabası son model, lacivert
gri bir Volvo idi. Tek kapılı ve çok modern donanıma
sahipti. Ben öne şoför mahalinin yanına oturdum.
Yıllar önce geçirdiğim bir kaza yüzünden sakatlanan
belimi, ayaklarımı öne dayayarak, herhangi bir
sarsıntıya karşı böyle garantiye almayı mutad
hale getirmiştim. Yüksel Hanım arka koltuklara
yerleşti. Parlayan güneşi mavi gökyüzü ve harikulade
düzgün yolları ile Hamburg , gülen neş’emize iştirak
eder gibiydi.
Haziran 1994 / HAMBURG
|