-Yazan Işık Sükan-

Adı Konmamış Hikayeler2

1994 yılının 10 Kasım’ında, Ruslar’ın Cumhuriyet’imizin 10. yılı münasebetiyle Ankara’da çektikleri filmleri, televizyon kanallarından birinde izledim. Çok başarılıydı. Milletimizin; harpten çıkalı on yıl olmasına rağmen, hâlâ ne kadar fukara olduğu açıkça anlaşılıyordu. Sokakların çamurlu bozukluğunda, bir iki motorlu taşıtın dışında, ulaşım için halk, eşekleri nadiren de atları kullanıyordu. Kadınların ayaklarında şalvarlar, üstlerinde de kalçalarını örten, adi el dokuması bez başörtüleri vardı. Bunlarla, yalnız gözleri görünecek kadar yüzlerini örtüyorlardı. Çocuklar alabildiğine bakımsız, taras taras saçlarının çevrelediği kirli yüzlerinde sayısız kara sineklerin gıdalandığı, pisliğe alışmış çevrelerine, boş gözlerle bakıyorlardı. Orta yaşlı olduğundan emin olduğum erkekler, yüzleri; bugün seksen yaşındaki insanlarda bile görülmeyecek kadar kırışmış, eski kasketlerinin altından, hazin bir tebessümle kameraya bakıyorlardı. Bu insanlar arasında Atatürk uzaydan gelmiş bir ilâha benziyordu. Etrafına heyecan, gurur, yaşama sevinci, ümit, cesaret ve dayanma gücü dağıtan bir ilâh. Genç talebelerin mütevazı ucuz mektep önlüklerinin altında yüreklerinin bir başka çarptığını, gözlerinin bir başka baktığını hemen anlayıveriyordunuz. Keşke bu filmi binlerce kere gösterseler.

Ben İstanbul’da, cumhuriyetimizin on üçüncü yılında, güllerin açtığı bir bahar günü, Alman hastanesinde şanslı bir Türk çocuğu olarak dünyaya geldim. Türkiye’nin en bakımlı (!) şehrinde… Atatürk aşıklısı bir öğretmen annenin ve genç bir teğmenin çocuğu olarak. O devrin zamanında İstanbul’da asfalt yol bilinmiyor. Caddeler Arnavut kaldırımı. Tramvaylar, devrin lüks taşıma araçları. Bütün şehirde taş çatlasın taksi ve özel otomobillerin sayısı her halde beş onu geçmez. Tabii, hâlâ hatırlaması bile, bana keyif veren faytonlar var. Bütün şehirde sayıları onlarca olarak ifade edilebilinen üç katlı apartmanlar, modern binalar olarak, insanların özentisini çekiyor, şarkılara konu oluyor. Özenti oldum bittim bizim hastalığımızdır zaten. “Şişli’de bir apartman, yoksa eğer halin yaman, nikel kübik mobilyalar, duvarda yağlı boyalar.”

İstanbul’un köşk ve konakları, güzel büyük evleri, halkın yaşadığı bütün evler, ahşap. Uzun süren harp yılları, fukaralık yüzünden bunların dörtte üçü bakımsız. Bazıları ise, iyice eski püskü. Ancak birbirine dayanarak ayakta durabiliyorlar. Bu yüzden evlerde tahtakuruları cirit atıyor. Tahtakurusuz bir evi hâyâl etmek bile mümkün değil. En temiz titiz hanımların evinde bile.
İnsanların bitlenmesi de normal. Mekteplerde öğrenim, güne bit muayenesi ile başlar. Fakir öğrencilerin çoğunda da bit vardır, önlüklerini mektep verir. O yüzden öğretmen, kendiliğinden hali vakti iyi olanlarla olmayanları, birbirinden ayırmış olurdu. Bütün bunlara rağmen çocuklar okula büyük bir heyecanla gelip, sabah andını bağırarak okurlardı.

Ben iki yaşında iken, Atatürk’ü gördüm. Tanrı’nın büyük lûtfudur ki, kuvvetli bir hafızam var. Şehir hatlarının vapurlarından birindeydik. Annemin kucağındaydım. Atatürk, Savarona yatı ile denize açılmış. Vapurumuz durmadan düdük çalarak Ata’yı selâmlıyordu. Ben annemle küpeşteye yaslanmış duruyordum. Bütün yolcular bir tarafa yığılınca, vapur iyice yan yatmış olduğu halde Savarona’ya iyice yaklaşmış adeta rampa edecek. Elimi uzatsam Atatürk’e dokunacaktım nerede ise. Annem çılgın gibi bağırıyordu. “Bak kızım, iyi bak. İşte bu Atatürk! Dünyanın en büyük adamı.” Atatürk anneme hitap ederek, “Dikkat et kızım, çocuğu denize düşüreceksin!” dedi. İşte hepsi o kadar. O mütebbessim, altın gibi parlayan çehreyi, garip bir şekilde böyle tanıdım.

Atatürk aşkı bu milletin çılgın bir tutkusuydu. Leyla ile Mecnun’un aşkı bile, Atatürk ile Türk milletinin aşkı yanında sönük kalır. Ölümünden yıllarca sene sonra, aziz naaşının törenle Anıtkabir’e nakledildiği gün, Ankara’nın dağıyla taşıyla nasıl ayağa kalkıp, gözyaşına boğulduğunu bugün gibi hatırlarım.
Babam, Eskişehir’e tayin edilince öğretmen olan annem de becayiş yaptı. O devrin zamanında aynı kadrodaki öğretmenlerin anlaşarak birbirlerinin görevinde yer değiştirmelerine “becayiş” deniyordu.

Odunpazarı’nda üç katlı, ahşap bir evde kiracı olarak oturduğumuz yıllardan bahsetmek istiyorum. Sene 1939 devir, Milli Şef İnönü devri. Babam her sabah seyisin getirdiği atıyla, kışlasında görev yapmaya giderdi. O hazırlanırken ben elimde bir avuç kesme şeker, bunu atlara yedirirdim. Atlar beni severdi. Tabii ben, atları daha çok severdim. Seyis beni ata bindirir, evimizin önündeki geniş meydanda tur attırırdı. En keyifli olduğum günler, babamın beni atın önüne oturtup, pelerini ile sararak kışlaya götürmesiydi. O sıralarda zabitler, subaylara böyle denirdi, ayaklarına kilot pantolon ve çizme giyerler, çizmelerine altın gibi parlayan mahmuzlar takarlardı. Ceket yakaları dik idi. Yakalarının bir araya kavuştuğu yere yakın bölümlerinde sınıflarını bildiren renkler taşırlardı. Ceketlerinin üzerine bir omuzlarından bellerine kavuşan özel deri kemerler takarlar, palto yerine çok tatlı mavi kumaştan pelerin giyerlerdi. Şapkalarının önünde ay yıldız, sarı madenden, defne dallarının yapraklarından esinlenilmiş kokartları vardı. Bu halleriyle çok etkileyici görünürlerdi. Genç kızların en büyük hayali genç bir subayla evlenmekti. “ Kızım seni zabite vereyim mi? İsterim babacığım isterim.” Türküsünün moda olduğu yıllar, teğmenlerin maaşları sanırım 14 liraydı. Bu da onların itibarlı bir hayat yaşamalarına yetiyordu.

Babam yakışıklı bir adamdı. Üstelik çok da zekiydi. Kışlaya gittiğim zamanlarda, beni de talimlere götürürdü. Bölüğün maskotu gibi bir şeydim. Atış talimlerinde, asker ağabeylerim küçük bir çocuğun yanında küçük düşeceklerinden korkarak daha dikkatli çalışırlardı.

Elbiseleri adi şayak kumaşındandı. Şimdi arasanız, asla böyle bir kumaş bulamazsınız. Giyen insanların adeta derisini yüzerdi. O sıralarda askerlik üç yıldı. Asker ağabeylerin postalları, iyi terbiye edilmemiş öküz derisindendi. Çok kabaydı ve kokusuna dayanmak mümkün değildi. Postallar ve onların yaydığı korkunç kokular üzerine, birçok askeri fıkra dinlemişimdir. Onlardan birini anlatayım:

Bir çiftlikte bir teke varmış. Ağıldan dışarı hiç çıkmazmış. Onu çıkarma gayretine düşenler, ağılın kapısına yaklaşınca düşüp bayılıyorlarmış. Günlerden bir gün oradan bir Mehmetçik geçer olmuş. Çiftlik sahibi ondan, tekeyi dışarı çıkartması için yardım istemiş. Mehmetçik, ağılın kapısından içeri girer girmez, teke kendini dışarı atıp, düşmüş bayılmış.

İkinci Cihan Harbi yılları, ekmek vesikayla. Askerler de bit tehlikesiyle karşı karşıya. Onun için, kafaları sıfır numara ile kazınıp, elbiseleri sık sık etüvden geçerdi. Bu yüzden giysileri bumburuşuk olurdu. Hatta yedek subay öğrencileri bile, yıllarca buruşuk elbiselerle dolaşmışlardır.

Yemekler karavanaydı. Yarım metre çapında, veya biraz daha fazla olabilir, parmak kalınlığında bakırdan yapılmış, iki yanı kulplu, leğen biçimindeki kalaylı bakır kaplara, karavana denirdi. Genelde fasulye, pilav, bulgur, patates, patlıcan yemekleri askere bu kaplarla dağıtılırdı. Askerler yerlere otururlar, her karavanaya yedi asker düşer. Bunların eline kaşıkları verilirdi. “Başla!” komutu ile yemek başlardı. Yere bağdaş kurarak oturan askerler, talimden geldikleri için, çok aç olurlardı. Acele etmezlerse, aynı kaptan yedikleri için, acele eden arkadaşları yüzünden, daha az yiyip, doymama tehlikesi vardı. Bu sebepten çalakaşık yemek yerlerdi. Sonradan, general olan dayım, bu olaydan rahatsız olmuş ve kendi bölüğünün askerleri yemek yerken bir onbaşıyı görevlendirmiş. Onbaşının görevi, belli aralıklarla “Nefes Al!” komutu vermekmiş. Gülerek anlatırdı; “Böylece herifleri boğularak ölmekten kurtardım.” diye.

Bir gün asker ağabeylerimin davetini reddetmeyerek, elime tutuşturdukları kaşıkla yerlere oturarak, çala kaşık ben de karavana yedim. Bütün hayatımda yediğim en ilkel, ama en mübarek yemekti, ama bir el kulağıma yapışıp beni havalandırmasaydı, babamın eli…

O sıralarda, ekmek vesikayla olduğu için insanlar, akla hayale gelemeyecek kadar yoksul olabiliyorlardı. Odunpazarı’ndaki evimizin çok yakınında bir cami vardı. Her gün bir veya iki ölünün tabutu önümüzden geçerdi. Okula başlamamıştım ama tifüs, difteri, tifo, verem, zatürriye hastalıklarının adını çoktan öğrenmiştim. Ölüm denen hadiseyi ciddi olarak düşünmeye böyle başlamıştım.

Bu hikayenin gerçekleştiği 1941li yıllarda 2. Cihan Savaşı tüm şiddetiyle devam ediyordu. O zaman Türkiye’de, radyo haberleşmek için yegane cihazdı. Gerçi o yıllarda yani 1941 senesinde, Amerika’daki evlerde 100 bini geçen sayıda televizyon olduğunu biliyoruz. Ama ancak ve ancak 26 sene sonra Türkiye’ye ilk televizyon gelebildi.

1941’lerde Türkiye’de, televizyon kelimesinin ne demek olduğu dahi bilinmiyordu. O devirde herkeste radyo da yok. O zamanın devrinde, her evde radyo olmadığı için, akşam olduğu zaman, konular komşular radyolu eve misafir giderlerdi. Bir taraftan ev sahibesinin ikramlarını kabul ederken, radyoyu çıt çıkartmadan ve büyük bir dikkatle dinlemeye çalışırlardı. Bazı Anadolu kentlerinden hele hele köylerden gelen kişiler, radyonun, adını bile duymadıklarından, onu ilk gördükleri zaman, büyük bir şaşkınlık geçiriyorlardı. Bizim bir askerimiz vardı. O devrin zamanında subaylara, subayın ev hizmetlerini görsün, çarşı alış-veriş… vs. işlerini yapsın diye “emir eri” verirlerdi. Ailelerde bu emir eri askeri çok severlerdi ve ona büyük bir şefkat ve bilgelikle yaklaşırlardı. Beş yaşında olduğum zamanlarda, şöyle bir hikaye hatırlıyorum. Zaten hafızası çok güçlü bir çocuktum…

Hasan Ağabey, ilk defa bizim evde radyo gördü. Ajans haberleri verilirken o sırada annem okulda, babam da kışlada; evde babaannemle ben varız. Hasan Ağabey büyük bir telaşla:

- “Haminne söyle! Bu adam nereye saklanmış?” diye radyonun arkasında konuşan adamı aramaya başladı. “Onun sesi nerden geliyor?” dediğinde babaannem: “Bu gördüğün kutudan ses geliyor.” Demişti.Radyonun içinden böyle bir ses gelebileceğini Hasan ağabeyin aklı almıyordu.

Eskişehir, askeri açıdan son derece önemli bir konumdaydı. Çünkü demir yollarının ve havacılığın merkeziydi. Ayrıca Eskişehir’de çok ciddi bir askeri yığınak vardı. Uçaklarımız pervaneli, pırpır uçaklarındandı. Bu uçaklar da öyle çok fazla donanıma sahip değildiler. Anlaşıldığına göre, pilot amcalarımız havalandıktan sonra, aşağı yukarı 100-200km.’ye kadar hız yapabiliyorlardı. Demiryollarını takip ederek; İstanbul, Ankara ve İzmir’e gidebiliyorlar. Pusula kullanmayı bilmiyorlardı. O yüzden gece uçuşu yapmaları mümkün olmuyordu.
Eskişehir’de neredeyse, iki üç günde bir uçak kazası oluyordu. Uçaklar düşerdi. Çoğu, sevdiğim bir arkadaşımın babası olurdu. Büyükler suskunlaşır ben de yetim kalan arkadaşlarıma, küçücük yaşımda ağlardım. Ama ağlamaktan ve göz yaşlarımın gözükmesinden hoşlanmadığım için, perdelerin arkasına saklanırdım. Havacılığa dair evde konuşulan lâfları, inanılmaz bir dikkatle hafızama kaydederdim. Hoşuma giden diğer şeylerden biri de, her gece perdelerin arkasına battaniyeler tutturulmasıydı. Battaniyeler ışık dışarı sızmasın diye konulurdu. İkinci dünya savaşının en civcivli devirlerini yaşıyorduk. Şehir her gece karartma altındaydı. Işıkları söndürüp, dışarı baktığımız zaman, hava sahamızı kontrol eden ve gökyüzünü aydınlatan ışıldakları görürdük. Işıldaklar devamlı olarak, sürekli gökyüzünü tararlardı. Arada bir de canavar sirenler çalardı. Sivil koruma, halkı sığınaklara gitmeye alıştırmak için, durmadan deneme yapardı. İşte bu canavar sirenler de biz çocukları heyecanlandırırdı. Doğrusu benim için çok hoştu. Garip sesler duyuyorduk. “hei…hei….,hei…!” diye…. Tabii hemen bodrumlara koşulması, bodrumların düzenlenmesi çok eğlenceliydi. Biz çocuk olarak, meseleden büyük bir keyif alıyorduk. Büyüklerin canları burunlarından geliyordu. Niye bu kadar asık suratlı oluyorlardı bilemiyorduk.
Yine aynı sıralardı, iki İngiliz uçağı, yakıtı bittiği için, Alman uçaklarının önünden kaçarak, Eskişehir Askeri Havaalanına sığınmışlar. Bu olayı babamın anneme heyecanlı anlatmalarından biliyorum. Bu arada babam yer subaylığı görevini yapıyordu. Aile dostlarımızın çoğu havacıydı. İki İngiliz uçağının, Eskişehir askeri havaalanı’na inişine izin verildi. Onlar İngiliz oldukları için, savaşın bir tarafıydılar. Milli Şef İnönü, (Hitler ve Musolini gibi diktatörlüğe özenmiş olacak ki Milli Şef tabiri yaygın olarak kullandırılıyordu.) sürdürdüğü politikalarla, Türkiye’nin harbin dışında kalmasını sağlamıştır. Gerek doğudan, gerekse batıdan, nereden çekerlerse çeksinler, ne kadar kışkırtırlarsa kışkırtsınlar hiç birine yandaş olmadan, ne Alman, ne İngiliz, ne de Fransız güçleriyle teşrik-î mesaî yapmamıştır. O yüzden İngiliz uçakları askeri havaalanında enterne edilince, ister istemez tarafsızlığımızı korumak için, uçaklara el koyduk.

O zaman Türk Hava Kuvvetleri’ni kurmaya çalışan, Zeki Doğan Paşa adında çok değerli bir general vardı. Paşa “Biz bu adamları bedava mı besleyeceğiz” diyerek, İngilizlerin Türk pilotları en iyi şekilde eğitmesini emretti. Pilotların bilhassa gece uçuşu yapabilir hale gelmesini istiyordu. Enterne edilen İngilizler, harbin sonuna kadar, Türkiye’de kalmaya mecburdular. Emir gereğince Türk subayların eğitimine başlıyorlar.

Ertesi gün, sabah saat tam 9:00’da bir toplantı salonunda buluşuyorlar. Ders veren İngiliz pilot, önce ağır ağır Türk subaylarının yüzüne bakıyor ve onları tanımlamaya çalışıyor. Uzun bir sessizlikten sonra;

- “Siz” diyor. “Siz, lütfen saati söyler misiniz?”

Bizim subaylardan kendine soru sorulan, cevap veriyor:

- “Saat dokuza çeyrek var.”

- “Peki! Şimdi siz söyleyin saatinizi!” diye başka bir subaya soruyor.

- “Saat dokuza beş var.”

- “Peki ya sizin?” diye bir başkasına dönüyor;

- “Saat dokuzu beş geçiyor.”..

Bu sorgulamanın sonucunda, İngiliz Subay gayet alaycı ve tepeden bakan bir tavırla, Türk subaylarına şöyle söylüyor:

- “İcadı kaç yüz sene evvel yapılmış olan basit bir makineyi, yani saati, henüz kullanmayı öğrenmemişken, gece uçuşu için karmaşık aletleri nasıl kullanacaksınız?”

Bu hakaret Türk Subaylar’ının yüzünde bir bomba gibi patladı. Çünkü o zamanın devrinde subaylar, Kurtuluş Savaşı ve Birinci Cihan Savaşı’ndan yeni çıkmışlar. Türk toplumunun en saygın ve kahraman kesimini temsil ediyorlar. Gurur ve saygınlıklarına son derece düşkünler, bu İngiliz Subay’ın söyledi laf, onlar için çok fazla ağır geliyor. Ertesi gün herkes saatini aynı şekilde ayarlamış, ders başlıyor…..

Bu hikâye burada bitiyor, ama aslında bitmiyor. Bu benim beş yaşında, her şeye dikkat ederken, anlasam da anlamasam da her türlü fenomeni hafızama kaydettiğim devirlerden kalmadır.

Yıllar sonra üniversite ikinci sınıfa giderken, Amerikalılar da dahil olmak üzere, bütün dünyada Türk pilotlarının birinci seçilmelerinin temelinde bu hikâyenin çok ciddi önemi olduğunu düşünüyorum. Yapılan bütün yarışlarda, Türk pilotları daima birinci gelmişlerdir. Hâlâ da birincidirler. Bir Türk vatandaşı olarak bundan çok büyük gurur duyuyorum.

   
     
HİKAYELER
Adı Konmamış Hikayeler1
Adı Konmamış Hikayeler2
Adı Konmamış Hikayeler3
Adı Konmamış Hikayeler4
Ateş Böcekleri Efsanesi

© 2005 Işık Sükan - Her Hakkı Saklıdır. İzin almadan çoğaltılamaz ve kopyalanamaz.
Bu site bir Bora Döken tasarımıdır.