-Yazan
Işık Sükan-
Sıradışı
Hikayeler1
Bu hadise tahmini 1969 yılında
gerçekleşti. Bir gece yarısı saat 01:30-03:00
civarında derin bir uykuda uyuduğum halde: “Feridüddin-
î Attâr, Feridüddin- î Attâr” diye o sıtma görmemiş
sesimle bas bas bağırıyorum. Kendi sesime uyandım.
Yatakta oturdum ve çok şaşkındım. Yani ömrümde
Feridüddin diye bir isim duymadım. Ferit duymuştum,
ama Feridüddin hiç duymamıştım. Attâr lafını da
henüz bilmiyordum. Feridüddin- î Attâr hiç bilmediğim,
tamamıyla, bilmeme imkan olmayan bir isimdi. Kısacası
gece yarısı “Feridüddin- î Attâr” diye bağırıp,
kendi sesimle uyandıktan sonra, şakın ve bana
ne olduğu konusunda kala kalmıştım. Sonra yatıp
uykuma yeniden devam ettim.
Tabii o zamanın devrinde, çok yoğun ve büyük basınçlar
altında olmama rağmen, yine de Allah’ın izniyle
beş vakit namazımı kılıyordum. Ahmet Eflaki Hazretleri’nin
Menâkıp adlı eserini almıştım. İstanbul’daki bazı
davaları halletmek için, Ankara’dan İstanbul’a
doğru otobüsle yola çıktım. Ahmet Eflaki’nin kitabını
okuyarak, İstanbul’a kadar geldim. Zaman zaman
yanımdaki yöremdeki insanlarla da alakadar oluyordum.
Onlarla sohbet ediyordum. İstanbul’a uygun bir
saatte geldim. Ondan sonra, akşam yemeğine yetişmiştim.
Annemle babam Bakırköy’de oturuyorlardı. Yakın
bir akrabam ev almıştı. O akrabamızı kutlamaya,
hayırlı uğurlu olsun demeye gideceklerini söylediler.
Hediyelerini de almışlardı. Ben “Yatsı namazını
kılacağım. Ondan sonra da vitir namazını, sonra
da biraz okurum. Ayrıca çok da yorgunum, pek de
misafirliğe gelebilecek durumda değilim.” dedim.
Onlar’da bana bıyık atından gülerek, “Allah! Allah!
Falan diyerek, kafalarını salladılar, kaşların
kaldırdılar, sonra yürüyüp gittiler. Tabii ben
bir asker çocuğuyum. Gerek annemi gerekse babamın
onlarla yaşadığım süre içerisinde namaz kıldıklarını
hiç hatırlamıyorum. Sadece babaannemin hep namaz
kıldığını biliyorum. Benim çok genç yaşta böyle
namaz niyaz kılmama çok hayret ediyorlardı ve
biraz da bıyık altından tebessüm ediyorlardı.
Alay etmiyorlardı; kalbim kırılmasın diye. Namaz
kılmama da bir şey demiyorlardı. Oturdum Ahmet
Eflaki’nin kitabını okumaya devam ediyorum. Aklımda
yanlış kalmadıysa, 155. sayfa ya da 150li sayfalardan
biri. Ahmet Eflaki Hz. Mevlana’nın oturduğunu,
kalktığını, gezdiğini, O’nun hakkında ne kadar
hikaye varsa, hepsini derlemiş toplamış, Menakıp’a
yazmıştı. Hüsamettin Çelebi yatsıdan sonra, dönüp
Hz. Mevlana’ya:
- “Ya Hz. Mevlana sen de Feridüddin- î Attâr gibi
İslam alemin aydınlatan bir kitap yazsana…”dedi.
Bunun üzerine Hz. Mevlana;
- “Öyle mi istiyorsun? O zaman kağıdı
kalemi al. Hazır mısın?”
- “Evet!”
- “Dinle neyden” diyerek, Mesnevi’ye başladı.
Demek ki Hüsamettin Çelebi, biliyorsunuz Hz. Mevlana’nın
yakın dostudur, ayrıca Mesnevi’nin katibi olmakla
şereflendirilmiştir. Hz. Mevlana’nın vefatından
sonra, Sultan Veled Hazretleri Mevlevi Tarikatı’nı
kurdu. Mevlevi Tarikatı’nı Hz. Mevlana’nın kurmamıştır,
ilk postniş de Hüsamettin Çelebi’dir. Bu bahiste
söyleyeceğim bir şey daha var. Hz. Mevlana Mesnevi’yi
yazıp bitirdikten sonra, Hüsamettin Çelebi’ye
diyor ki:
- “Ah Hüsamettin Çelebi keşke, sen daha yüksek
bir makamda olsaydın da, Mesnevi’yi o seviyede
anlatsaydım.” demiştir.
Yani Hüsamettin Çelebi’nin idrakine göre Mesnevi
söylenmiştir. O’nun daha yüksek bir idraki olsaydı,
Mesnevi daha yüksek idrake hitaben yazılacaktı.
Aman efendim aman iyi ki böyle olmuş. Hüsamettin
Çelebi’nin idrakine bile bizim ülkemizde okumuş
yazmış üniversitelerde profesör olmuş kişiler
daha ulaşamamıştır bile. Maazallah Hüsamettin
Çelebi’nin idraki Hz. Mevlana’nın istediği gibi
daha yüksek olsaydı. O zaman Mesnevi nasıl ulaşılmaz
bir seviyede o olacaktı. Burasını da buyrun siz
düşünün.
Tabi bu Feridüddin- î Attâr denilen adam benim
kafama çok feci şekilde takıldı. Çünkü Hz. Mevlana’ya
Mesnevi’yi yazdırtacak kadar önemli ve anlaşıldığına
göre O’nun “Mantıku’t Tayr” isimli eseri Hz. Mevlana’nın
başucu kitabıydı. Ben bu Feridüddin- î Attâr Hazretleri’nin
kitaplarını bulup almayı şiddetle istedim. İstedim
ama, içimden şöyle bir şey geçti. Tabii o zamanın
devrinde aldığım maaş pek hafife alınacak gibi
değil. Bayağı yüksek bir maaş alıyordum ama, iki
tane yetim çocuğum vardı. Onlar’ın masrafları,
Tabii Onlar’a bakacak dadılar, ondan sonra diğer
kültür malzemelerine yaptığım harcamalar, yani
velhasıl aldığım para bana pek de öyle bol bulamaç
yetişmiyordu. Şimdi Feridüddin- î Attâr Hazretleri’nin
kütüphanesini ben nasıl alacağım. Kimbilir ne
kadar pahalıdır. Acaba hangi dille yazıldı. Farsça
mıdır? Arapça mıdır? Acaba Türkçe’ye çevrildi
mi çevrilmedi mi? Bunlar da tabii benim kafamda
ciddi sorular yaratmıştı. Böyle cahil olmanın
ıstırabını içimde duyarak, davalarımı bitirdim
ve tekrar Ankara’ya döndüm. Bir de oruç tutuyordum.
O sıralarda oruç da zor bir oruçtu çünkü, akşam
saat dokuz, dokuz buçuk gibi iftar oluyordu. Bir
de yol yorgunluğu vs… Dönerken aklıma ne yapıp
yapıp Latin alfabesiyle yazılmış bir Kûran almayı
istiyordum. Ankara’ya geldiğimde bir avukat arkadaşım
karşıma çıktı.
- “Aaaaa Işık Hanım! İyi ki size rastladım. Ben
bir kitap yazdım. O kitabın neşredilmesi için,
Rüzgarlı Bayır’ın arka tarafında bir naşir var.
O naşirle görüşmeye gidiyordum. Sizin de benimle
gelip bana cesaret ve maneviyat vermeniz mümkün
mü?” dedi.
Ben de O’nu kırmayıp, birlikte naşire gittik.
Onlar kitap üzerine konuşuyorlardı. Ben de dalga
geçiyordum. Çünkü hem uykusuz, hem oruçlu hem
de yol yorgunuydum. Pek de anlaşamadılar galiba.
Birlikte geri döndük.
O zamanın devrinde Ankara çok bakımlı bir kent
değil. Gerçi şimdi de ne kadar bakımlı olduğu
tartışılır ama. Ama o son belediye başkanının
çok ciddi hayırlı çalışmalarını da göz ardı edemem
yani. Melih Gökçek Bey’e hayranım. Çünkü Ankara’yı
Ankara yapan O adamdır. Çünkü eski Ankara’nın
ne olduğunu ben çok güzel bilirim. Ulus’a doğru
giderken, yerde bir kağıt para gördüm ya da gördüğümü
hayal ettim. Ama eğilipte, o kağıt parayı arkadaşımın
yanında almak benim gibi mahcup bir insan için
biraz fazla cesaretti. Geri dönüp bir dakika falan
deyip nasıl yaptıysam, o kağıt parçasını aldım.
Ulus’a kadar geldik. Bir de baktım avucumda tuttuğum
20 lira para. Büyük para değeri olarak 20 avro
kadar alım gücü var. Çünkü kitap falan alacak
param yoktu. O hayal ettiğim para belki Kûran-ı
Kerim’i almaya yeter diye düşündüm. Neyse, arkadaşımdan
kurtulmaya baktım. Çünkü Hacı Bayram Veli’nin
yakınlarına gelmiştik. Ben Hacı Bayram Veli’yi
ziyaret edecektim. Etrafında bir yığın İslami
eser satılıyor. Oradan belki istediğim matbula
muaffık bir Kûran alırım diye düşünmüştüm. Arkadaşımla
vedalaştık, Hacı Bayram Veli’ye doğru yürümeye
başladım. Tam o sırada İstanbul Üniversitesi’nden
sınıf arkadaşlarım olan dört beş kişiye rastladım.
Kadın ve erkek hepsi avukattı. Onlar “ Işık’a
bak! Aaaa ne güzel bir rastlantı!” diyerek, büyük
bir sevinçle boynuma sarıldılar. “Ne oldu?” diye
sordum. Biz burada bir dava aldık. O devir sağcıların
solcular ciddi ayrışmaya başladığı devirdi. Soldan
olan bazı kimseler hapishaneye girmişler, bizim
arkadaşlar da onları kurtarmaya çalışıyorlar.
Ondan sonra bana dediler ki; “İşte biz yemek yemeğe
gidiyoruz. Sen de gel birlikte yemek yiyelim.”
Ben de dedim ki;
- Ben yemek yiyemem.
- Aaa sende hasta mısın?
Tabii ben bu arkadaşlarıma oruç tuttuğumu nasıl
açıklayabilirim.
Dedim ki;
- Arkadaşlar ben oruçluyum.
- Aaa. Haberimiz yok. Ramazan mı geldi?
- “Yok!” dedim. “Bu Ramazan değil. Recep Ayı orucu.
- “Ne demek ya Recep Ayı orucu? Ya Işıkcım sana
ne oldu böyle?
Aklını peynir ekmekle mi yedin?” dediler ve beni
sürükleyerek, Hacı Bayram Veli’nin tam tersi istikametinde
bir sokağa götürdüler. Sonra da zor bela beni
bir lokantaya soktular. Ama önüme koydukları o
harikulade kırmızı karpuza rağmen, yani o karpuzu
bile yemedim, dayandım Elhamdulillah. Neyse oradan
sonra yukarı doğru çıktık. Ben yukarı yürümek
istedikçe, daha aşağılara doğru yürüyoruz. Zaten
yorgunum. Bunlardan yakamı kurtarmıştım ve tekrar
Hacı Bayram Veli tarafına yürümek için üzere yönelmiştim
ki bu sefer de, yıllardır görmediğim çok sevdiğim
başka bir arkadaşım karşıma çıktı. “Ah Işıkcım!
İşte şöyle böyle!” derken, “Allah Allah!” dedim
içimden. “Ya benim işim var gücüm var.” dedim.
O’da hiç olmazsa, şu istikamete doğru biraz yürüyelim.”
dedi. Hacı Bayram Veli’den büsbütün uzaklaştıran
istikamete doğru yürüdük. O’nu kıramazdım. Sonuç
olarak ana caddeye çıktık ama, benim dilimde beş
karış dışarıya sarkmıştı. Artık Hacı Bayram Veli’den
çok uzaklaşmıştım, yani biraz daha gayret etsem
radyoevine gelmiş olacaktım neredeyse. Orda da
son kitapçı dükkanları vardı. Arkadaşımla da vedalaştım.
Bitkin haldeydin. Kûran falan da aklımdan gitmişti.
Ama avucumda tuttuğum 20 lirayı da çantama koymuyordum.
Çünkü o bulunmuş bir para. Herhalde o para bana
bir şekilde verilmişti. Ne yapalım, onu artık
bir kitaba verecektim. Kitapçı dükkanından içeri
girdim. O sırada bir sürü ortaokul lise talebesi
de dükkanı doldurmuş, kendilerine ders kitapları
alıyorlardı. Ana baba günü yani. Ben bitkin, yorgun,
bütün enerjimi tüketmiş bir haldeydim. Kasadaki
adamcağız, “Hanımefendi ne arzu etmiştiniz?” dedi,
kalabalığın içinden. Ben bitmiş bir halde, tüm
gücümü kullanarak, boş gözlerle adama şöyle bir
baktım. Aklıma Feridüddin- î Attâr geldi ama,
Feridüddin adını unutmuşum Ferit geliyor aklıma,
Attâr’ı hepten unutmuştum. Şey dedim, “Eski bir
İslam yazarı var. Ferit” dememe kalmadı. “Hıı!
Feridüddin- î Attâr’ı mı söylüyorsunuz?” demez
mi? Ağzımdan lafı kaptı.
- “Evet” dedim. Ama artık sonuna gelmiştim. “Ne
kadar kitabı varsa, hepsini çıkarın!” dedim. Yani
bulduğum 20 lira değil aybaşına kadar elimde kalan
bütün parayı da gözden çıkarmıştım. Kökten aç
kalmayı göze alarak, “ Ne kadar Türkçe’ye çevrilmiş
ne kadar eseri varsa, hepsini çıkarın. Almak istiyorum.”
dedim. Ben de kendime hayret ettim ama bu benim
tarzımdı. Böyle delice hareketler yapmaya alışkın
bir kişiydim. O yüzden bu kadar çok kitabım var.
Adam Feridüddin- î Attâr’ın bütün kitaplarını
çıkardı.
- “Ne kadar tutuyor efendim?” diye sordum.
- “20 lira” dedi.
Ve ben avucumdaki buluntu 20 lirayı çıkarıp, Feridüddin-
î Attâr’ın bütün kütüphanesi aldım. Tabii Feridüddin-
î Attar’ın ne kadar azametli, büyük bir düşünür
ve evliya olduğunu açıklamak bana düşmüyor. Çünkü
benim gücümün dışında kalır ama, O’ndan bilhassa
“Pendname”(Nasihatname), bütün İslam düşüncesine
ve tasavvufa yakınlaşmak isteyen insanların elbette
okunması gereken bir kitaptır. Peki bu hadise
neydi? Bu hadise neydi biliyor musunuz arkadaşlar?
Bu hadise Fatiha-ı Şerife’dir. Tabii bu konuda
da yazdığım bir yazı var. Allah’ın müminlere verdiği
sözler. Allah’ın müminlere verdiği sözlerin başında
“Bismillâhirrahmanirrahim Elhamdü lillâhi rabbil’âlemin”
Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla alemlere
öğreten Allah’a mahsus bir teşekkürle, hamd ederiz,
teşekkür ederiz. Çünkü benim öğretmenim önce Hz.
Allah’tır. Arıya bal yapmasını, ineğe de süt vermesini
öğreten o güzelim Allah’ım bana öğretmiştir. Çünkü
madem ki ben öğrenmek istiyorum, onun için bu
öğretiye Cenab-ı Allah Feridüddin- î Attâr ile
başladı. Böyle başladı. Tabii ondan sonra Rabbimin
sonsuz ikramıyla, Rabbimin dostluğunu ve sevgisini
kazanmış olan nice büyük alimlerden de ders aldım.
Ama böyle ders aldım. Şimdi tasavvuf üstüne ilim
yapmaya çalışan Mustafa Kara, gibi O’nu saygı
ve sevgiyle anıyorum, Bursa Üniversitesi profesörüdür.
Tabii o’nun kitapları da sevgiyle okuyorum. Orada
Mustafa Kara Bey’in karşılaştığı sıkıntıları çok
iyi anlıyorum. Çünkü tasavvuf üstüne ilim yapmak
çok zordur. Neden zor? Çünkü çağımızda insanlar
ciddi şekilde boyut kaybetmiştir. Yani yemek,
içmek, çiftleşmek, barınmak ve ailesini beslemek
için zamana uygun gelecek kariyerleri yapmak,
bunun dışında başka hiçbir şey yapmamak boyut
kaybeden çağımız insanına aittir. Bu insan, sabahleyin
kalkar, akşamleyin yatar. “Gün battı gavur yattı”
gibi yani “Türk’ün üçtür kaygusu; karnı, seksi,
uykusu” lafına uygun şekilde yaşar. Beynini çalıştırmak
için bir gayret göstermez. Doğrusu Aziz Nesin’i
anmadan edemeyeceğim. Aziz Nesin bu bahiste çok
ağır laflar söyledi. Ona Oktay Ekşi Bey karşı
geldi, ama Oktay Ekşi Bey’e verdiği cevap, ilk
iddiasından daha da ağır oldu. “Yahu zaten Türk
olduğumuz için %50 tenzilat yapmıştık.” diye son
lafını söyledi. En çok kafa ve vücut çalıştırmak
zorunda olan ülke, herhalde tüm dünyada bizim
ülkemizdir. Allah hiç kimseye bu kadar zengin,
madenleri, uygarlık ve halkı açısından en mükemmel
bir ülke vermediği halde. Nedense, bu ülke bir
türlü nefes alamıyor kardeşim. Yani alıyor da,
illa da hasta adam gibi böyle yataktan kalkamıyor.
Üniversitelerimiz var, ama milli düşünce yok.
Üniversitelere profesör olan kişiler nerdeyse
tayinle gelmiş. Falancanın ahbabı, filancanın
yandaşı olarak gelmiş. Hiçbirisinde ilim yapma
gayeti, iştahı ve o dürüstlük yok. Olanları da
zaten biz öldürüyoruz. Onları üniversiteden atıyor
ya da öldürüyoruz. Arada çok ciddi çok saygı değer
ilim adamlarımız var ama,biz onların kıymetini
bilmiyor, onları üniversitelerde boğuyoruz. Bu
hadise Yavuz Sultan Selim döneminden beri aynen
devam ediyor. Yalnız Atatürk zamanında, Türk Milleti
biraz nefes almıştır. Biraz yozluktan, biraz yobazlıktan
kurtulur gibi olmuştur. Ama ondan sonra Neyzen
Tevfik’in dediği gibi “Yobazlık tekrar bit gibi
etrafı sardı.” Adam doğru söylemiş. Şimdi ilim
yapmaya çalışıyoruz. Kardeşim sen daha dördüncü
bilinç halinin içine girmemişsin. Hayvanlar için
üç bilinç hali var. Ya uykudasınız, ya rüya görüyorsunuz
ya da uyanıksınız. Bunu kuşlar bile yaşıyorlar.
Ancak insan kelimesini hak eden kişilerde dördüncü
bilinç hali vardır. Derin uyanıklık bilinci. Kûran-ı
Kerim’de Tanrı diyor ki, “Beni sabah akşam devamlı
anın. Kevser Sûresi’nde de “Beni her an anın.”
Eğer ilim yapmaya çalışıyorsan. İşte o zaman boyut
kazanıyorsun. Ne demek boyut kazanmak? Yani zaman
içinde seyahat yapabilirsin. Yani aslında ölüm
hayatın bir parçasıdır. Ölümle hayat birbirinden
ayrılamaz. Siz onu öldü zannediyorsunuz ama o
ölmemiştir. O ebedi hayatı kazanmıştır. Yunus’un
çok güzel bir sözü vardır. “Ölen hayvan olur,
aşıklar ölmez.” Der. Çok ciddi ve çok doğru bir
laftır. Bu kadar açık seçik söylendiği halde,
anlamamakta ısrar ediyoruz. Ondan sonra diyoruz
ki, “Efendim Emir Sultan Hazretleri, Sadreddin
Konevi Hazretlerinden ders almıştır. “ Bilim adamı
şaşırmış. Altına bir kayır düşüyor. Tabii Sadreddin
Konevi Hazretleri Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin
oğlu olup, Mevlana Hazretleri’nin cenazesi kaldıran
imamdır. Aşağı yukarı 11. yy. sonu 12. yy başıdır.
Emir Sultan Hazretleri Yıldırım Beyazıt Hanı’nın
(Osmanlı Hükümdarı) damadı ve Peygamber efendimizin
de torunudur. Arda birkaç yüzyıl var. Nasıl olur
da Sadreddin Konevi aradan 200-300 yıl geçmesine
rağmen, Emir Sultan Hazretleri’ne ders verebilir.
Bu halkın efsanesidir. Hayır efendim. Bu halkın
efsanesi falan değildir. Çünkü Sadreddin Konevi
Hazretleri hayvan değil ki ölmüş olsun, O’nun
ruhaniyeti devam ediyor. Emir Sultan Hazretleri
de çok yüce bir ruhaniyet olduğuna göre, elbette
ruhtan ruha yol vardır ve bu şekilde O’ndan ders
almıştır. Ama bunu üç boyutta yaşayan, hayvan
seviyesini aşamamış kişi, kendin bilim adamı zannetse
de, anlayacağınız gibi değildir. Onun için biz
hakiki hikayeleri anlatmaya başladığımızda bunları
sıra dışı olarak değerlendiriyoruz. Onun için
ben de bunları “Sıradışı Hikayeler” olarak değerlendirerek
o şekilde anlatacağım. Ama aslında bunlar sıra
dışı değil, umuru adiyedendir. İnsan sıfatını
taşımız ne kadar kadın ya da erkek varsa, hepsi
bunun sıradan insanlar sıra dışıdır. Tabii ki
Hz. Muhammed sıradışıdır, Tabii ki Hz. Mevlana
sıradışıdır. Mesnevi’nin birinci cildi Rahman
Sûresi’nin 19. ayeti’ni açıklamasını yapmak için
sarf edilmiştir.
|